16 Temmuz 2014 Çarşamba

Ahmet ÜMİT - Beyoğlu'nun En Güzel Abisi





Biraz tatil, biraz sıcaklar derken okuma tempom düştü ama  ''Her kitabın okunma zamanı vardır!'' ilkeme uyarak, sürükleyici bir roman seçtim bu kez. Ahmet Ümit'in son romanı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi elinizden bırakmadan okuyacağınız bir cinayet romanı.

Ülkemizin en çok okunan yazarlarından olan Ahmet ÜMİT, 1960 Gaziantep doğumludur. Marmara Üniversitesinde Kamu Yönetiminde ve TKP( Türkiye Komünist Partisi ) tarafından gönderildiği Moskova'da Sosyal Bilimler Akademisinde de eğitim görmüş,1989 da aktif politikadan ayrılarak yazmaya başlamıştır.

Bloğumda daha önce yazarın ''Aşk Köpekliktir ve Bab-ı Esrar'' adlı kitaplarını da tanıtmıştım.

Yılbaşı akşamı Tarlabaşı'nda bulunan erkek cesedinin arkasındaki sırları Başkomser Nevzat ve ekibi çözerken sizde onlarla birlikte  sürükleneceksiniz. İstanbul hayranları, Ahmet Ümit hayranları buyrun...
Çok sürükleyici, sıkılmadan okuyacağınız, sinemaya aktarılabilecek tarzda bir cinayet romanı.

 Bana yılda birkaç tane bu tarz kitap okumak yetiyor. Edebi değeri olan kitaplar ise her daim tercihim!

Everest Yayınları tarafından Ekim 2013 te yayımlanan roman 411 sayfa.


******


Kitaptan Alıntılar:


Duymamıştı beni. Yerdeki adama bakmayı sürdürüyordu öylece.Halbuki daha önce de sayısız çatışmaya girmiş, adam vurmuştu. Ama kolay değildi, bir insanın canını almak. Karşınızdaki kim olursa olsun, ne kadar haklı olursanız olun, birini öldürmek, dünyanın bütün yükünü sırtlamak demekti. ''Tanrıdan rol çalmak,'' derdi eski bir arkadaşım. ''Birini öldürmenin anlamı budur.'' Çaldığı rolün sonuçlarıyla yüzleşiyordu yardımcım.  (s.46 )


Kötü bir durumdan bahsediyorum. Devlet, vatandaşa karşı olan görevini gerektiği gibi yerine getirse ne Beyoğlu'nun en güzel abisi olur ne de en şahane babası... Devlet, işini yapmadığı için  görevini yapan memurlar kahraman muamelesi görüyor... Öyle bir şey yok. Ben yapmam gerekeni yaptım. (s.155)


''Evet,'' dedi cılız bir sesle. ''Evet Abi, ben Azize.''
''Abi'' bir tür savunma sözcüğüdür eğlence sektöründe çalışan kadınlar için. Patronlarıyla, müzisyen arkadaşlarıyla, bazı kabadayılarla ve biz polislerle konuşurken sıkça kullanırlar. Hem saygı içerir hem de yardım beklentisini gösterir. O kadınlardan biri size ''abi'' diyorsa, benim için kötülük düşünme, düşünüyorsan da lütfen yapma  demek istiyordur.  (s.239 )



7 Temmuz 2014 Pazartesi

Thomas MANN - Venedik'te Ölüm









Thomas MANN'den okuduğum bu uzun öykünün  benim için yanlış seçim olduğunu söyleyerek başlamalıyım tanıtımıma!

Okuyacağım kitapları seçerken farklı listeler oluşturuyor,  okuduklarımın çoğununda iyi seçimler olduğu düşünüyorum ama maalesef Venedik'te Ölüm okuduğum ''sıkıcı kitaplar'' arasında -hatta üst sıralarda-yerini aldı.

Büyülü Dağ'ın filmini izlediğim için okumak istememiştim ama sanırım yazarın ünlü kitabı Buddenbrooklar' ı okumam daha doğru bir seçim olurdu.

Merak edenler için biraz da kitaptan bahsedeyim; 103 sayfalık kitabın yarısından fazlasında ünlü yazar Aschenbach''ın gerilimlerinden kurtulmak için dinlenme -tatil-yeri aramasıyla geçiyor. Sona yakın bölümde ise uzaktan görerek aşık olduğu Tadzio'ya olan platonik aşkı için salgın hastalığın yayıldığı Venedik'ten ayrılmayan yazarın ölümüyle sonuçlanıyor.

Kitabın konusuna felsefi övgülerde bulunanlar da olabilir ama bence bloğumda paylaşıp da okumasanız daha iyi dediğim ''Kasap Çırağı'' adlı romandan sonra ''Venedik'te Ölüm'' de beğenmediklerim listesinde yerini aldı, takdir sizin!

Bu arada Thomas MANN'in 1929 da Nobel Ödülü almış, ünlü bir Alman yazar olduğunu da hatırlatayım.


******


Kitaptan Alıntılar:


Kararsızlık içinde geçen birkaç yıldan, orada burada yerleşme denemelerinden sonra hayli zamandır Münih'e yerleşmiş, orada dehaya binde bir nasip olan itibarlı bir burjuva hayatı yaşamaya başlamıştı. Henüz genç yaşlarda,okumuş bir ailenin kızıyla yaptığı evlilik, kısa bir mutluluk döneminin ardından karısının ölümüyle sona ermişti. (s.27 )



Gözleri kararıyor, göğsü daralıyor, ateşler içinde yanıyor, kan beyninde zonkluyordu. Kalabalık çarşı sokaklarından kaçarak köprüler geçip fakir dar ara yollara vardı. Orada ise dilencilerin hücumuna uğradı, kanallardan gelen pis kokular yüzünden nefesini tutmak zorunda kaldı. Venedik'in iç taraflarında rastlanan  ve insanda lanetli  ve unutulmuş etkisi bırakan meydanlardan birinde, sakin bir köşede,bir çeşmenin başına çökerek alnındaki terleri kuruladı ve Venedik'ten gitmek gerektiğini düşündü. (s.53 )


Her aşık gibi beğenilmek istiyor, bunun imkansızlığı düşüncesiyle acı üzüntüler geçiriyordu. Elbisesine gençlere özgü iç açıcı ayrıntılar katıyor, değerli taşlar takıyor, parfüm kullanıyor, her gün birkaç kez tuvaletini tazelemeye zaman ayırıyor, yemeklere süslenip heyecan ve merak içinde geliyordu. Kendisini hayran eden bu taze gençlik karşısında  yaşlanmış vücudundan iğreniyordu; ağaran saçlarının, keskinleşmiş yüz çizgilerinin görünümü onu utanca, ümitsizliğe uğratıyordu. (s.96 )





29 Haziran 2014 Pazar

Cemil KAVUKÇU - Gemiler De Ağlarmış





Bir öykü kitabı Gemiler De Ağlarmış.

Cemil Kavukçu'nun akıcı kaleminden sekiz öykünün yer aldığı, okunmaya değer bir kitap. Öykülere konu dünya, öykülere konu insanlar yaşamın içinden, tanıdık. Ancak yazar çoğumuzun dikkat etmediği ayrıntıları ya da birkaç cümleyle anlatabileceğimiz  olayları ayrıntılı ama sade anlatımıyla öyle akıcı, öyle güzel  aktarmış ki...

Yazarın betimlemelerini de çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Sıradan insanların duygu dünyası, sıradan olaylar aktarılırken kendinizi öykülere kaptıracak, öykülerin devamını sizler yazacaksınız gerçekten!

Yazar Cemil KAVUKÇU, 1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği bölümünü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü ve 1996 yılında Uzak Noktalara Doğru adlı öykü kitabıyla Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı'nı kazanmıştır.

Can Yayınları tarafından 2001 yılında ilk basımı yapılan kitabın elimdeki 2009 yılı dördüncü basımı ve 106 sayfa.


******


Kitaptan Alıntılar:


Dışarı çıkmak için iyi bir fırsat. Herkes buna dünden razı. Bir yerlere oturulup hızlı hızlı içilecek. Bir bölümü karaya ayak basar basmaz, bir bölümü de içtikten sonra teleon kulübelerine kapanacak; eşler, çocuklar, sevgililerle konuşulacak. Uzun uzun konuşulacak, dönüp dolaşıp aynı şeyler yinelenecek. Sonra kadın aranacak, bulunacak yerler ve pazarlamacılar (onları bir görüşte tanıyacak kadar deneyimli her biri ) araştırılacak, sigara, içki, çiklet, şeker, bisküvi alınacak. Zamanı gelince de gemiye dönülecek. Yüzen hapishaneye. ( Gemiler De Ağlarmış adlı öyküden s.11 )
 

Sonra o sabah... O sabah kötü  şeyler oldu. Her şeyi kontrolümün altına aldığıma kendimi inandırdığım ve soluklarımın düzene girmesi için her zamanki yerimde oturduğum  (adamın da aynı bankta oturduğu ) o sabah... Çığlık çığlığa bağıran bir kadın sesiyle irkildim. Adam da oturuş biçimini değiştirmiş (ilk kez oluyordu bu ) sese dikkat kesilmişti. Lanetler yağdıran, sövüp sayan, birilerini tehdit eden ses (kadını görmemiştim daha) gittikçe yaklaşıyordu. Donakaldım. O kadın,  kedilerin sevgili prensesi; yalınayak, başı açık, yatak giysileriyle caddede koşuyordu. peşinde iki adam. Çevrede, kuyrukları dimdik, çaresiz ve şaşkın kediler. Kadını kıskıvrak yakaladılar.  ( Giz Bahçesi adlı öyküden s.52 )


Döndüğünde, herkesin bir işi gücü vardı. Hepsi de evli barklı adamlardı artık, haytalık yılları bitmişti. İlhan, biriktirdiği üç-beş kuruşla bir büfe açtı. Yürütemedi. Karısı da bırakıp gitmişti onu. Kahvede, sokakta, meyhanede yalnız kalmıştı. Eskiden olduğu gibi annesinin evinde kalıyordu. Yola çıktığını kimse anlayamamıştı. Yanına alabileceği ''en değerli''   eşyaları yoktu. Tek başına kendi Afrika'sına gidiyordu.
    Kulaklarında o şarkı çınlıyor şimdi Rıfat'ın:

    Bir gün belki hayattan,
    geçmişteki günlerden bir teselli ararsın
    bak o zaman resmime, gör akan o yaşları...           
( Adı Yok adlı öyküden s.97 )



25 Haziran 2014 Çarşamba

Hermann HESSE - Gençlik Güzel Şey








Nobel ödüllü yazar Hermann Hesse'nin öykü kitabı. Öncelikle adı kulağa çok hoş geliyor; Gençlik Güzel Şey gerçekten de!

Can Yayınları tarafından yayımlanan kitabın elimdeki ikinci baskısı ve 278 sayfa. Almanca aslından Behçet Necatigil ve Kamuran Şipal tarafından çevrilmiş ki, okumayı  keyifli kılıyor.

Kitapta  onbir tane öykü var. Öykülerin hepsi birbirinden güzel. Otobiyografik özellikler taşıyan öykülerde başrol ''doğanın!''  Yazarın kasabada geçen çocukluk, gençlik yılları, aşk heyecanları ustaca anlatılmış.

Gençlik Güzel Şey adlı öyküyü okurken öyle kaptırmışım ki kendimi, öykü değil de roman okuduğumu zannedip öykünün bitmesinden hiç hoşlanmadım doğrusu. Diğer öykülere haksızlık etmeyeyim, hepsi birbirinden güzel aslında.

Öyküleri okurken bazen bir çocuğun bazen de bir gencin iç dünyasındaki heyecanları, üzüntüleri, sevinçleri hissedeceksiniz.

H. Hesse'nin daha önce Bozkırkurdu ve Siddhartha adlı eserlerini okumuştum.
 ''Gençlik Güzel Şey'i'' yazın sıkılmadan güzel birşeyler okuyayım diyenlere ve doğaseverlere öneriyorum.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Dağ eteğine yaslanmış, sarmaşıklı duvarlar arasındaki küçük bahçede hoş ikindi güneşi temiz yollara, sarkıt kalker süslerine, yarı dolu su fıçısına, güzelim renklerle ışıldayan çiçek öbeklerine vurup parlıyor, her şey sanki gülüyordu. Rahat koltuklara kurulmuş,  veranda da oturuyorduk. Yabani yaseminlerin büyük, saydam yaprakları arasından süzülen güneş verandaya buğulu, ılık, açık yeşil vuruyor, birkaç arı uyuşuk ve sarhoş halde vızıldayarak uçuşuyor, yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Babam, evime ocağıma dönmüş olmama şükretmek için, başı açık, ''Babamız '' duasını okumaya başladı; ellerimizi kenetlemiş, sessizce duruyorduk.  ( Gençlik Güzel Şey adlı öyküden  s.34 )


Yaşantılar, yaşantıları çekip getiriyor ve hepsini anımsıyorum yeniden. Çam ormanındaki olay da aralarında bunların. Çayın öte yakasındaydı orman. Bir gün Brosi'yle karşıya geçtik, karacaları görelim diye içimiz gidiyordu. Geniş ormandan içeri daldık. Boyları neredeyse göğe ulaşan dümdüz ağaç gövdeleri arasındaki kaygan esmer toğrağa ayak bastık. Ama ne kadar ormanın derinliklerine sokulursak sokulalım, tek bir karacaya rastlamadık. Çıplak çam kökleriarasında  bir sürü kaya parçasıyla  karşılaştık. ( Çocukluk Günleri adlı öyküden  s.172 )


Önümdeki güzelim iki tatil ayının birkaç günü parmaklarımın arasından kayıp gitmişti. Gönlü şen bir bilge gibi vadilerde, rahat ve çevik, sağı solu dolaşıyordum; ağzımda bir puro, kasketimde gelincik çiçeği gibi bir toka, yanımda yarım kilo kiraz, cebimde iyi kötü bir kitapçık. Çiftlik sahipleriyle akıllıca sözler ediyor, tarlada çalışanlar gördükçe dostça selamlıyordum kendilerini. Büyük küçük şenliklere, toplantılara,şölenlere, vaftiz törenlerine katılıyor, geceleri Bock birası içmek için yapılan davetleri geri çevirmiyordum; bazen ikindi üzeri rahiple oturup  bir kadeh bir şey içiyor, fabrika sahipleri ve su müstecirleriyle alabalık avlamaya gidiyordum. ( Mermer Atölyesi adlı öyküden  s.246 )





15 Haziran 2014 Pazar

Tezer ÖZLÜ - Çocukluğun Soğuk Geceleri







Tezer ÖZLÜ 1943- 1986 yıllarında yaşamış. Daha önce yazarın Yaşamın Ucuna Yolculuk, Her Şeyin Sonundayım kitaplarını okumuş, Ekim 2013 te Her Şeyin Sonundayım'ı bloğumda paylaşmıştım. Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı yapıtıyla 1983 Marburg yazın ödülü almış, genç yaşta aramızdan ayrılmıştır. Pavase hayranı, özgün  bir yazar..

Çocukluğun Soğuk Geceleri yazarın ilk romanı, YKY yayınları tarafından yayımlanmış, 65 sayfa.

Tezer  Özlü okumak ilginç geliyor bana. Yazarın yaşamı adeta ölümle iç içe yaşamasını hissediyorsunuz. Anılarında psikolojik tedavi gördüğü dönemler de sıkça yer alıyor. Farklı olmak, farklı yaşamaya çalışmak karşısında çevrenin, düzenin kısırdöngüsü de zorluyor haliyle.

Tezer  Özlü daha önce okumadıysanız hiç olmazsa bir kitabını okumanızı öneririm. Doğal, içtenlikle yazılmış satırlar ve erken kaybedilen özgün bir yazar; aynı Oğuz Atay, Sabahattin Ali gibi...


******


Kitaptan Alıntılar:


Pazar günleri...Şimdilerde...Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim...evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek.......isterim hep. (s.16 )


Beş yıl süreyle yaşadığım acıları, iki saatlik bir filmde görüyorum. Ben de hastanelerde hastalara oradan kurtulmanın yollarını göstermeye çabalamış, onlara bu dönemlerin geçici olduğunu anlatmaya çalışmıştım.  Hangileri kurtuldu? Bilmiyorum. Şimdi ben özgürüm. Burada özgürlük sözcüğünü yalnızca kapalı olmamak, kilitlerin ardında bulunmamak anlamında kullanıyorum. Ölümle burun buruna geldim, ama işte özgürüm. (s.39 )


Gece. Köy evinde mum ışığında oturuyoruz. Bir erkeğin elini tutuyorum. Onun elini tutmasam, kendimi gerçekten boşlukta duyuyorum. Beynim gene boşluğa fırlayacak gibi oluyor. Sert, kesin davranışlı, kişiliğini henüz pek anlayamadığım bir kocam daha var. Fırtına gibi köy odasına giriyor. İşte o an, gerçekten deliriyorum. Biraz istediğim gibi davranmaya başladığımda, götürülüp, demir parmaklıklar gerisine kilitleniyorum. (s.50)



11 Haziran 2014 Çarşamba

Neval El SEDDAVİ - Sıfır Noktasındaki Kadın










İlk yayımlandığı yıllarda bulamadığım Sıfır Noktasındaki Kadın'ı uzun yıllar sonra da olsa okuyup sizlerle de paylaşmak istedim. 1987 yılında yayımlanan romanın o tarihlerde çok ses getirdiğini hatırlıyorum.

SEDDAVİ, Mısırlı feminist yazar. Tıp Fakültesi mezunu, ülkesindeki kadınlar ın durumu ve cinsiyet  hakkındaki düşüncelerinden dolayı 1981 yılında bir yıl cezaevinde kalmış, ülkesindeki siyasi baskılara dayanamayıp Amerikan üniversitelerinde ders vermeye ve yurtdışında yaşamaya başlamıştır. -Ülkemdeki  yazarların, gazetecilerin kulakları çınlasın! -

  Neval El Seddavi,ölüm hücresinde görüştüğü Mısırlı fahişe Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Mısır'da-dünyada- kadın olmayı, fahişe olmayı düşündürüyor, sorgulatıyor bizlere de.

Firdevs uzun yıllar  ''Hiç'' olarak yaşamış,  eşya gibi kullanılmış, sonra şaşırarak insan olduğunu, soluk aldığını anladığında hayata meydan okumuş, tabii ölüme de.

Romanın dili sade, akıcı, kolay okunuyor, elimdeki Metis Yayınları tarafından yayımlanmış dördüncü basım ve 110 sayfa.

Farklı dünyaları öğrenmek isteyenlere öneriyorum, keyifli okumalar...


 ******


Kitaptan Alıntılar:


Bu kadının gözlerine hiçışık değmemiş gibiydi, günün en ışıklı, güneşin en parlak olduğu zaman bile... Bir gün başını ellerimin arasına alıp yüzünü güneşe doğru döndürdüm. Ama gözleri sönmüş iki lamba gibi donuk, fersiz kaldı. Bütün gece uyumadım; yanıbaşımda yerde uyuyan kardeşlerimi rahatsız etmemek için hıçkırıklarımı boğarak bir başıma ağladım. Çoğu insan gibi benimde bir sürü kız ve erkek kardeşim vardı. Baharda çoğalan, kışın titreyip tüylerini döken, yazınsa ishal olup zayıflayan, birbiri ardına  köşeye büzülüp ölen civcivler gibiydiler. (s.29 )


Nil Nehri, gökyüzü ve ağaçlar değişebilir mi? Ben değiştim, öyleyse neden  Nil'in ve ağaçların rengi de değişmesin? Her sabah pencereyi açtığımda Nil'i görür, suyun yeşilini, ağaçları, her şeyin içinde yüzer gibi göründüğü  canlı yeşil ışığı seyreder,  yaşamı, bedenimi, damarlarımda akan sıcak kanı hissederdim. (s.62 )


Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti? İlk günden beri beni avuçlarına almış olan insanlardan bedenimle benliğimi çekip kurtarıncaya dek kaç yıl geçti? Yiyeceğim yemeğe, oturacağım eve, ne nedenle olursa olsun hoşlanmadığım erkeği reddetmeye, yalnızca temiz ve bakımlı diye bile olsa birlikte olacağım erkeği seçmeye kendim karar veriyordum artık. Çeyrek yüzyıl geçmişti;......(s.74 )


Gecenin verdiği huzurdan hoşlanarak nehir boyunca yürüdüm. Artık acı hissetmiyordum. Çevremdeki her şey bana huzur veriyor gibiydi; yüzümü okşayan  hafif esinti; boş sokaklarla, kapalı kapılar ve pencereler, insanlar tarafından dışlanma, aynı zamanda onları dışlayabilme duygusu; her şeye, yeryüzüne, gökyüzüne hatta ağaçlara bile yabancılaşma. Ait olmadığı büyülü bir dünyada yürüyen bir kadın gibiydim. (s.90 ) 






5 Haziran 2014 Perşembe

Mürselin KURT - Karanlıkta Körebe









Mürselin KURT, 1967 Muğla doğumlu. İşi nedeniyle 1992'den beri Ankara'da yaşayan yazarın ilk kitabı Adımdan Önce'yi  Kasım 2013 te bloğumda  tanıtmıştım. ''Akvaryumda Ölü Bir Balık'' tan sonra yazdığı Karanlıkta Körebe okunmaya değer bir roman.

Romanın kahramanları Gülce ve Gül ile yazarın ilk romanında tanımıştık. Muğla'nın bir köyünde, çiftçilik yapan bir ailede sevgisiz, baskı altında büyüyüp var olmaya çalışan iki kardeşin romanıydı Adımdan Önce.
 Adımdan Önce'yi okuduktan sonra keşke Mürselin Kurt bu romanın devamını da yazsaydı diye düşünmüştüm, Karanlıkta Körebe bu anlamda mutlu etti beni.

Karanlıkta Körebe, bir solukta okunuyor. Kitabın dili sade ve akıcı. 
Roman anlatıcının ağzından aktarılırken bazen de anlatıcı eleştiriliyor. Farklı bir anlatımla kaleme alınması romanı daha okunası kılmış bence.

Diğer yandan adeta sevgisizlikle yoğrulmuş Gülce'nin sevgi ararken iş yaşamında, özel yaşamında yaptığı yanlışlardan ders alarak hayatı öğrenmeye, kendini bulmaya çalışmasının romanı ''Karanlıkta Körebe.''

Gülce olmak zor, kadın olmak zor vesselam!

2014 te Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan roman 240 sayfa.
Severek okuyacaksınız...


******


Kitaptan Alıntılar:


Renk renk çuha çiçeklerinin açtığı bir mevsim, her yer yeşillik. Rize'de otobüsten nemli, bulutlu bir günün sabahında indi Gülce, sonra bir köy minibüsüyle Pazar'a, ablasının çalıştığı sağlık ocağına doğru yola koyuldu, minibüsteki yolculardan birinin dediğine göre aslında şehirlerarası otobüsle doğrudan doğruya Pazar'a gidilebilirmiş. İlk ilgisini çeken, köylü kadınlar oldu çünkü kendi köy minibüslerinde tedirgin, tutuktu kadınlar, sanki başkasına ait koltuklara şimdilik ilişivermiş gibi oturur, fısıltıyla sohbet ederlerdi ve kendi dünyalarını geveze amcaların dünyalarına ekleyip karıştırmazlardı, bunlar öyle değil, erkeklerle yüksek sesle konuşup şakalaşıyorlar. Bir de Karadeniz kadınının ezildiğini söylerler, inanmayacağız bundan böyle.  (s.68 )


Çoğu zaman tutkunun başladığı anı kestirmek zordur ama kuşku her zaman  kesin bir şekilde gösterir kendini, aceleci bir bakış, farklı bir koku, beklenmedik bir söz, sesin ayrıksı bir tonu, küçük bir dokunuş yeterlidir, kuşku zaten insanın içine çok eskilerden yerleşip sinmiş uçuk virüsü gibidir, zayıf bir anı yakalar ve ortaya çıkar. (s.104 )


Kolaylık olsun diye her zamanki basit benzetmelerimizden birini kullanalım. Gülce o aralar freni patlamış bir kamyon gibi kontrolünü kaybediyor. Bir kez anlattıktan sonra sanki kumandası onun elinde olmayan bir kapak tık dedi açıldı, kendini dizginleyemiyor. Artık rastgele, samimi ya da uzak fark etmeksizin selam verdiği herkese nasıl berbat bir çocukluk geçirdiğine, babasının Erol Taş'ı aratmayan gaddarlığına, -gevrek bir kahkahayla onun bile geçen sene ölüp gittiğini ama babasının domuz gibi sapasağlam ayakta durduğunu eklemek için açılan parantezi atlamayalım- annesinin ise ablasını sevip onu yok sayacak kadar kötü yürekli üstelik tımarhanedekilerden  daha deli olduğuna dair acıklı hikayeler anlatmaya başlıyor. Gözyaşları içinde tekrarlıyor: Bizim evimiz hiçbir zaman  yuva olmadı. (s.142-143 )






23 Mayıs 2014 Cuma

Sabahattin ALİ - Canım Aliye, Ruhum Filiz







Bloğumda Sabahattin Ali''nin Ekim ayında İçimizdeki Şeytan, Kasım 2013 ayında da Kürk Mantolu Madonna'sını paylaşmıştım.

Sabahattin Ali'nin eşi Aliye ile kızı Filiz'e yazdığı mektupların yer aldığı ''Canım Aliye, Ruhum Filiz'in'' yayımlandığını duyar duymaz  edindim ama Subat 2014 baskısını ancak okuyabildim.

Türk Edebiyatı'nın ustalarından Sabahattin Ali'nin biyografisini hatırlayalım önce.

Sabahattin ALİ 1907- 1948 yıllarında yaşamıştır. Gümülcine doğumlu yazar, öğretmenlik, gazetecilik yapmış, şiir de yazmıştır. Yazdığı yazılar nedeniyle yargılanıp cezaevinde  yatmıştır. Yasal yollardan yurtdışına çıkamayınca Bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken öldürüldüğü iddia edilmişse de, nasıl öldüğü hala tartışmalıdır.

Biyografisini araştırırken, kitaplarının 1950 yılından beri Bulgaristan'da okullarda okutulduğunu ve doğumunun 100. yılında doğduğu şehirde Türk ve Bulgar Edebiyatçılarca  anıldığını öğrenmekten mutlu oldum.

Kitabı elime aldığımda öncelikle kapak resminden çok etkilendim. Gözlerinin içi gülen mutlu bir eş (Aliye), afacanlık çağında dizleri bereli şirin mi şirin bir kız çocuğu (Filiz) ile o samimi mektupları yazan, her halde ailesine kol kanat geren eş- baba Sabahattin Ali'yi gördüm.

 Sabahattin Ali'nin entellektüel yapısıyla değil yaşadığı yıllarda, bugünün Türkiyesinde bile hak ettiği kabulü göremeyeceğini maalesef anladım!

Hava Kurşun Gibi Ağır ile Nazım Hikmet'i, Canım Aliye, Ruhum Filiz ile Sabahattin Ali'yi, yaşadıkları koşulları-dönemi anlayabilmek güzel, tavsiye ederim...

YKY tarafından yayımlanan kitap 155 sayfa ve mektupların el yazısıyla yazılmış hali de yer alıyor.


******


Kitaptan Alıntılar:


Mektubunu ve resmini aldım.Sana çok teşekkür ederim. Resim fevkalade idi ve görülüyor ki sen, imkanlara malik olduğun zaman gayet güzel gülebileceksin.ben seni hayatın müddetince güldürmeyi vazife telakki ederim. Sana Almanca öğretmek benim de emelimdir. Müşterek bildiğiöiz bir lisanda kitaplar okumayı ne kadar isterdim. (s.37 )


Bugün yine dağlara çıktım, fakat az kalsın başım derde giriyordu. Dün gece Edremit'te iki casus yakalamışlar, herifler polisin elinden kaçmış, karanlıkta kaybolmuşlar. Bir tanesini birkaç nefer tutmuş, fakat o da bir neferi öldürdükten sonra  kaçmaya muvaffak olmuş. Bunun üzerine bütün köylere haber gitmiş. Kahverengi elbiseli, pembe gözlüklü, kısa boylu şişmanca  ve kumral bir casus kaçtı, nerede bulursanız yakalayın, teslim olmazsa vurun, diye emir verilmiş. Paşadağ'daki Yörük köylerinden geçerken korucular beni yakaladılar. Tarife uyuyor diye köyden köye götürdüler. (s.75 )


Bildiğin gibi ben birisine Arnavut dedim diye iki aya daha mahkum oldum. Fakat bu davada temyizden ümidim var. Eğer bundan da tasdik çıkarsa hapı yuttuk demektir, çünkü o zaman Falih Rıfkı yüzünden yediğim üç ay da buna eklenir, eder beş ay. Yani benim çıkmam da Şubat 1948 sonuna kalır. Fakat kurtulacağım hakkında ümidim kuvvetlidir. Ne ise, aldırma! Sonu iyi olacak. Hem çok iyi olacağına kuvvetle kanaatim var. Yeter ki biz azmimizi ve imanımızı ve bu millete itimadımızı kaybetmeyelim. (s.119 )






20 Mayıs 2014 Salı

William FAULKNER - Yenilmeyenler






1949 Nobel, 1955 ve 1962 de Pulitzer ödülünü alan William Faulkner, Amerikan Edebiyatının modernist yazarlarının babası olarak da anılır. Her ne kadar Ernest Hemingway'ı rakip olarak görmüşse de, Hamingway'in anlatımından çok farklı olarak uzun ve karmaşık anlatıma sahiptir. Eserlerinde bilinçakışı tekniğini de uygulamıştır.

Güneyli olması, eserlerinde güney kültürünü yansıtmasına neden olmuştur.

Amerikan tarihinde olduğu kadar Amerikan Edebiyatı'nda da İç Savaş ya da Kuzey-Güney Savaşı (1861-1865 ) önemli yer tutmuştur.

 ''Yenilmeyenler''  Amerikan İç Savaşı sırasında yaşananlara ilişkindir ancak savaşı anlatan romanlardan farklı olarak, savaş arka planda kalmıştır. Cephenin gerisindeki yaşlı bir kadın, bir çocuk ve (köle) zenci çocuğun mücadelesi, yaşadıkları cephedeki Albay John Satoris'in oğlu Bayard Satoris'in ağzından anlatılmıştır.

Yazarın ailesinin  bu savaşta yer almış olması Faulkner'ın cephe gerisini bu derece aktarabilmesine mutlaka katkı sağlamıştır.

Gelelim benim izlenimlerime; Romanın sürükleyiciliğinden başlarda memnun olsam da, romanın yarısından sonra tekrarlanan katır hırsızlığından ve benzer olaylardan gerçekten çok sıkıldım. Ancak yazara haksızlık edecek değilim.W. Faulkner'ın başka bir romanını daha okumaya hazırım!


******



Kitaptan Alıntılar:


İkimiz neredeyse aynı yaştadık, babam hep Ringo'nun benden biraz daha akıllı olduğunu söylerdi ama biz, derilerimizdeki renk farkına aldırmadığımız gibi, buna da aldırmazdık. Bizim önem verdiğimiz şey, birimizin yaptığı ya da gördüğü bir şeyi ötekinin yapmamış ya da görmemiş olmasıydı ve o Noel'den sonra ben artık hep Ringo'dan öndeydim çünkü ben bir demiryolu, bir lokomotif görmüştüm. (s.61)


Gene de savaşın görkemine ilişkin bir kanıt yoktu; aslında bu yönde kanıt bulunmadığı gibi, ortada suratımıza fırlatılmış ters yönde son derece sefil ve inkarı olanaksız bir kanıt vardı: Babamın (ve öteki askerlerin) serseriler gibi yayan ya da bir deri bir kemik kalmış atların sırtında, üstlerinde rengi atmış yamalı (bazen de çalıntı olduğu belli) giysilerle, önlerinde bayraklar, davullar, arkalarında uygun adım yürüyen iki kişi bile olmadan, eve döndüklerini görmüştük;... (s.71 )







11 Mayıs 2014 Pazar

Gabriel Garcia MARQUEZ - Mavi Köpeğin Gözleri






Kısa bir süre önce kaybettiğimiz  Gabriel Garcia MARQUEZ'in  Kolombiyalı ve Nobel Ödüllü yazar olduğunu biliyoruz. Hukuk ve gazetecilik eğitimlerini yarım bırakarak uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra yazmaya başlamıştır.

Bloğumda daha önce -Ekim ayında- Kırmızı Pazartesi adlı romanını paylaşmıştım.

Öykülerinden oluşan Mavi Köpeğin Gözleri'ni  okumama , yazarın kitaptaki öykülerinden biri olan ''Çullukların Gecesi'ni''  Yüzyıllık Yalnızlık'a değişmem şeklindeki ifadesi neden olmuştur! 

Marquez okumak, onun bazen yarım sayfa süren cümlelerine, betimlemelerine konsantre olabilmek her zaman kolay olmuyor tabii.. Okuduğum romanları bu öyküleri kadar zorlamamıştı beni, sanırım öyküde daha sade anlatımı seviyorum. Onun için  on iki öyküden oluşan ''Mavi Köpeğin Gözleri'ni'' mutlaka okuyun diyemeyeceğim, takdir sizin!

Sonraki günlerde ''Başkan Babamızın Sonbaharı'' ile Marquez'le Fidel Castro'nun dostluğunu anlattığı ''Gabo ve Fidel'i'' okuyup sizlerle paylaşmayı umuyorum.


******


Kitaptan Alıntılar:


Sabahlığını giyinip lavabonun karşısına geçti, saçı başı birbirine karışmıştı ve traşsızdı, uyku akan gözlerini aynaya çevirdi ve bıkkınlıkla kendisine baktı. Karşısında ölü kardeşinin  y eni kalkmış halini görünce hafifçe sıçrayıp ürperdi. Bitkin suratı, bir türlü uyanamayan bakışları kardeşininkinin aynıydı. (s.61 Aynayla Sohbet adlı öyküden. )



Uzun zamandır,  çok eskilerden beri yetişkindik. O ise, her şeye rağmen, evin yaşça en büyüğüydü. O gece orada olabilir, yanımızda oturabilir, etrafı sağlıklı evlatlarıyla çevrili olarak yıldızların parıltılı nabzını hissedebilirdi. Varlıklı bir burjuvanın karısı veya bir adamın metresi olsaydı, evin saygı uyandıran hanımı olacaktı. Ama belki de bağımlılıkları veya erdemleri profilden bakınca görülmediği için düz bir çizgi gibi uzanan tek bir boyutta yaşamaya alışmıştı. Bunu yıllar öncesinden biliyorduk. Bir sabah uyanıp da onu, avluda ağzını yere yapıştırmış, toprağı sarsılmaz bir şevk ile ısırıken gördüğümüzde pek şaşırmamıştık. (s.69 Üç Uyurgezerin Çilesi adlı öyküden )




Oturduk. Görünmez bir güneş omuzlarımızı ısıtmaya başladı. ama güneşin varlığı bile ilgimizi çekmiyordu. Mesafe, zaman ve yön kavramımızı kaybetmiş halde orada, nerede olduğunu bilmediğimiz bir yerde oturduk. yanımızdan birçok ses geçti. (s.112 Çullukların Gecesi adlı öyküden )

8 Mayıs 2014 Perşembe

Güner KUTLUK - Karanlığı Söndür Baba









Sizlere Mart 2014 te yayımlanan yepyeni bir kitap tanıtmak istiyorum.

Duygu yüklü, sıcacık Anı- Öykülerden oluşuyor Karanlığı Söndür Baba.

1956 Konya-Ilgın doğumlu, eğitimci ve hukukçu yazar Güner KUTLUK'un yaşamından kesitleri aktardığı Anı-Öykülerini okurken öncelikle içimizden biri, yaşamdan korkmadan, tabulara fazla kulak asmadan, hayatı deneyimleyerek yaşamış, sonunda da başarmış diyeceksiniz.

 Anı-Öykülerle kah tebessüm edecek, kah düşüneceksiniz.Yazarın içindeki insan sevgisini, kendi doğrularına ulaşma yolundaki  çabalarını yaşayacaksınız adeta.
 
12 Eylül 1980 Dönemi öncesi ve sonrası öğrenci olanlara daha da tanıdık gelecek bazı öyküler.
Anı-Öykülerinden bazılarının başlıkları;

Ulaşılmaz Babalar,
İzler,
Orlon Dantel Masa Örtüsü, 
Ilgın'da Halkevleri,
Kürtün Günleri,
Dağ Olmak,
Karanlığı Söndür Baba...


Baygenç Ajans Yayınları tarafından yayımlanan kitap 160 sayfa. Akıcı ve sade dilde yazılmış anılar, zaman zaman şiirlerle de süslenmiş.

Keyifle okuyacaksınız...


******


Kitaptan Alıntılar:



Gezdiğim köylerde kimsenin fiyatlar hakkında bir fikri yoktu, fiyatı vicdanım belirliyordu. Para çok tatlı, kazanmak çok güzeldi... Hele bir de harman sonuna veresiye verebilsem, ya da anlayıp buğdayla, arpayla değişebilsem...Kazancımın haddi hesabı olmayacaktı. Ama ben bu değişime cesaret edemiyordum.   ( s.66 Orlon Dantel Masa Örtüsü'nden. )


Göbeğim gurbette kesilmiş, bir gurbetten başka gurbete geçiyor ömrüm, hep bir muhacirlik tutkusu, hiçbir yere gidemezsem, içim göçer  bir yerlere... Hep gurbette olurum. Bir ney gibi ayrıldığım vatan özlemiyle feryat eder dururum. Tuhaf artık Ilgın'a, Konya'ya, İstanbul'a da yabancıyım. Feryadım neye bilmiyorum...
Ah! şu benim muhacir yüreğim...    ( s.97  Kürtün Günleri'nden )
 


Bildiğim dağlarda hiç yalnız olmadım...  Zor olan kentlerde yalnız olmak, kentlerde ötekileştirilmek... Şimdi, bilmediğim bir dağda, bilmediğim yollardayım... Yalnızım... Kendime söyleyemesem de, bana isyan edip, kendi dağına çıkan yüreğimin isyanını bastırmak derdindeyim...

Herkesle yalnızsam kendimle doluyum,
Cıvıl cıvıl yüreğim,
Akortlayamıyorsam kimseye gönül telimi
Solo çeker kafam, Söyler yüreğim...

Ah! Şu benim yalnız yüreğim. Muhacir yüreğim,kendine söyleyip, kendine dinletemeyen yüreğim... Beni, olur olmaz dağlara çıkaran yüreğim, sözüm geçmez sana... Sana akıl kar eylemez... (s.108-109  Dağ Olmak'tan )





2 Mayıs 2014 Cuma

George ORWELL - Hayvan Çiftliği

 






George ORWELL, toplumsal barışçı hareketler içinde yer almış, öğretmenlik, tezgahtarlık, gazete yayın bölümü sorumlusu olarak farklı işlerde çalışmıştır.

Bloğumda daha önce yazarın ''Daralma'' adlı romanını paylaşmıştım.

  İngiliz yazarın fabl tarzında yazdığı Hayvan Çiftliği, Stalin dönemini, Stalinizmi hicveden siyasi bir romandır.
1945 yılında yayınlanmış, 1996 yılında geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo ödülünü 1946 yılı için almıştır.

Çiftlik sahibinin zulmüne karşı domuz Koca Reis önderliğinde çiftliği ele geçiren hayvanların, eşitlikçi bir düzen kurmak için önce kendi kurallarını koyup daha sonra yöneticilerinin bu kurallara uymayıp  dikta rejimini yeniden getirmeleri hicvedilmiş. Önceleri boğaz tokluğuna çalışan hayvanlar bu seferde kıtlığın, ölümün pençesine düşmüşlerdir!

İbret alınacak, tüm zamanların en güzel siyasi hiciv romanı. Okurken herkes  pek çok şey anımsayacak, gülümseyecek...

Can Yayınları tarafından yayımlanan roman 152 sayfa. Akıcı, sade dil kullanılmış, Hayvan Çiftliği, George Orwell'ın Bindokuzyüzseksendört, Daralma romanları gibi okunması gerekenlerden...



******



Kitaptan Alıntılar: 



Öteki hayvanlara gerekli açıklamaları yapmakla görevlendirilen Squealer, ''Yoldaşlar!'' diye haykırdı. ''Umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığını sanmıyorsunuzdur. Aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. Ben de hoşlanmam. Bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. Sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından  kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. Bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. Biz domuzlar düşün emekçisiyiz. (s.51 )


İşlerin ağırlığına karşın, hayvanlar o yazı çok da kötü geçirmediler.Tayınları Jones'un zamanındakinden daha çok değildi, ama daha az da sayılmazdı. En azından, artık doymak bilmeyen  beş insanı beslemekten kurtulmuşlardı; yalnızca kendilerini besliyor olmalarının keyfi o kadar büyüktü ki, çektikleri güçlüklere seve seve katlanıyorlardı. (s.78 )



Artık kimse Napoleon'dan yalnızca ''Napoleon'' diye söz edemiyordu; resmi bir ağızla  ''Önderimiz Napoleon Yoldaş'' denmesi gerekiyordu. Domuzlar ise ona Tüm Hayvanların Babası, İnsanların Korkulu Rüyası, Koyunların Koruyucu Meleği, Yavru Ördeklerin Can Dostu gibi unvanlar bulmakta yarışıyorlardı. (s.106 )


Nisan ayında Hayvan Çiftliği'nde  Cumhuriyet ilan edildi. Bir başkan seçmek gerekiyordu. Tek aday olan Napoleon oybirliğiyle başkan seçildi. Aynı gün, Snowball'un Jones'un suç ortağı olduğuna ilişkin ayrıntılı bilgileri gün ışığına çıkaran yeni belgeler bulunduğu açıklandı. Belgeler, Snowball'un, hayvanların ilk başta sandıkları gibi  yalnızca Ağıl Savaşı'nın kaybedilmesi için savaş hilesine başvurmakla kalmadığını, açıktan açığa Jones'un safında dövüştüğünü ortaya koyuyordu. (s.127 )




23 Nisan 2014 Çarşamba

Yalçın TOSUN - Dokunma Dersleri







Yalçın Tosun, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi hukukçu ve yazar. İlk kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü, ikinci kitabı  ''Peruk Gibi Hüzünlü'' ile 2011 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı almıştır.

Peruk Gibi Hüzünlü adlı şiiri Mabel Matiz tarafından bestelenmiştir.

Yazarın öykü, edebiyat yazıları ve röportajları Adam Öykü, Notos, Kitap-lık, Roll ve Radikal Kitap dergilerinde yayımlanmıştır.

Dört bölüm altında toplam yirmi öyküden oluşuyor kitap.
 Öyküye mesafeli duran okurların dahi okumaktan keyif alacakları türden öyküler. Sade, akıcı bir dil kullanıyor yazar ve anlatımı da bir o kadar da etkileyici, çarpıcı.

''Dokunma Dersleri'nde'' Dokun-MA denilen gerçeklerle  yüzleştiriliyor okur.

 Bilinenler, yaşananlar ama yokmuş gibi  davranılan ''gerçeklerin'' öyküleri...

LGBT (lezbiyen, gey,biseksüel,transeksüel ) kişilerin ötekileştirilmeleri, kadına şiddet, çocuk istismarı gibi farklı dokunma öyküleriyle Yalçın Tosun'la tanışmalısınız bence.

YKY tarafından  Ekim 2013 te yayımlanan kitabın elimdeki 2. baskısı ve 121 sayfa.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Bir süre sonra sözcüklerin yerini başka şeyler alır. Sözcükleri tozlanmasın diye özenle paketleyerek rafa kaldırma sanatıdır bir anlamda evlilik. Her evlilikte zamanla, detaylarda az çok farklı, ama temelde aynı kurallara bağlı o gizli dil hüküm sürmeye başlar.Çoğun kinle ve yerine getirilememiş isteklerin yanık kokusunun verdiği sancılı sızılarla beslenen; kendine özgü bakış, iç çekiş, saçı arkaya atış, yarım gülüş, kaş kaldırış, göz deviriş, hızla bacak sallayış, uzaklara manidar bakışlarla dalış ve benzeri değişik anlamları bünyesinde özenle barındıran hareketlerin toplamıdır bu gizli dil. (s.19-20 Bir Kocanın Gizli Defterinden adlı öyküden )


Çocukluk zamanı, güven olmaz. Ne kadar sonraydı onu tekrar görüşüm bilmiyorum. Sokakta bizim çocuklarla takılırken penceresine attığım kaçamak bakışlardan birinde, perdeyi ürkekçe aralayan bir elle karşılaştım önce. Sonra kül gibi bir yüz belirdi. Onun yüzüne benziyordu benzemesine ama tuhaf olan bir şeyler vardı. Sanki yüzü acemi bir el tarafından bozularak parçalara ayrılmış, sonra tüm parçalar itinayla bir araya getirilse de, tam olarak eski haline dönememişti. (s.77  Dilan'ın Ormanı adlı öyküden )


Utangaçlığın üstesinden gelinemeyecek bir şey olduğunu daha o zamandan biliyordum. İçten içe hissediyordum bunu. Annem ya da babamın bu durumun ne kadar farkında olduklarınıysa bilmiyordum. Çok konuşmazlardı onlar, ne benimle ne de birbirleriyle. Fark etseler de bir şey yapacak halleri yoktu hani. Ay sonunu getirmeye gidiyordu enerjilerinin çoğu. Bende bu ilgisizlikten faydalanarak  sessiz sakin yaşamımı sürdürüyordum. (s.80 Tosbağa Öldürmek adlı öyküden )




15 Nisan 2014 Salı

Doris LESSING - Kedilere Dair

                                                         






2007 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz yazar Doris LESSING'in ilginç kitabı. İlginç derken, kedi severler için daha ilginç olduğunu düşünüyorum.

Kitabın tamamı üç ayrı bölümden oluşuyor ve yazarın yaşamının farklı dönemlerinde birlikte yaşadığı, gözlemlediği kedilerine dair bir anlatı.

Uzun yıllar kedilerden hiç hoşlanmamış, hatta kedi fobisi olan ben, birkaç yıl önce üniversite sınavına hazırlanan kızıma bir İran kedi yavrusu alırken yaşamımızın bu kadar değişeceğini, renkleneceğini, tüm hayvanlara karşı daha duyarlı, sevgi dolu olabileceğimi düşünmemiştim doğrusu.

 Bu kitabı  Doris Lessing'i okumak istememin dışında, konusunun ''kediler'' olması nedeniyle almıştım!

Doris Lessing'in okuduğum ilk kitabı. Aynı, son Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Alice Munro'yu okuduğumdaki duyguları yaşadım. Okurken yazarın anlatımı sizi öyle bir sarıyor ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Kitabın bitmesini istemiyorsunuz.

 Güçlü yazarlar, güçlü anlatımlar...

Biraz da kitabın yazarından bahsetmek istiyorum; İran doğumlu yazar, beş yaşından itibaren ailesiyle birlikte Afrika'da Zimbabwe'de yaşamış, on dört yaşındayken okulu bırakıp çeşitli işlerde çalışmıştır. Eserlerinde feminizm, toplumsal ve siyasal karmaşalar içindeki insanların yaşamları ele almaktadır.

Elimdeki kitap, MetisYayınları tarafından 2. baskısı 2007 yılında yılında yapılmış, 143 sayfa.

Doris Lessing okumak keyifliydi, ben diğer kitaplarını da okumak istiyorum, sizlere de okumanızı öneriyorum...


******


Kitaptan Alıntılar:


Kediler aşina olmadıkları hayvanları, işleri veya hareketleri saatlerce seyrederler. Yatağın düzeltilmesi, yerin süpürülmesi, paket yapmak, paket açmak, dikiş dikmek ya da örgü örmek- ne olsa bakarlar. Peki ne görüyorlar? Birkaç hafta önce kara kedi ve birkaç yavrusu odanın ortasında oturmuş kumaş biçmemi izlediler. Makasın işleyişini, ellerimin hareketlerini, kumaşın değişik yığınlar halinde toplanmasını gözlemlediler. Sabah boyunca kafaları bu işle meşgul, oradaydılar. Ancak bizim gördüklerini düşündüğümüz şeyleri gördüklerini, sanmıyorum. (s.81-82 )


Gri kedi beni kendisine daha üstün bir yer olan masada yemek vermeye zorluyor, bu arada kara kedi yerde yiyordu. Ona hayır dedim; bu kadarı saçmaydı; üç gün boyunca evde verilen hiçbir şeyi yemedi; belki dışarıda fare yemiştir. Bizim onu görebileceğimiz bir yerde değil elbette. Dördüncü gün her zamanki gibi masaya çıktı, ben de kendi kendime şöyle düşündüm: Adam sen de, görelim bakalım ne olacak. Tabaktaki her şeyi keyifle yedi; yerken aşağıya, yerde yiyen kara kediye bakıyordu: Görüyor musun, ben ayrıcalıklıyım. (s.86 )


Derken bir sabah olağanüstü bir şey oldu.
Okehampton'a alışverişe gitmiştim. Döndüğümde odanın ortasında bir yeşillik yığını, bir mezar buldum. Gri kedi yanında durmuş bana bakıyordu.Kara kedi yavrularıyla beraber  koltuğun üstünde bekliyordu. İkisi de yeşillik yığınına ilgi göstermemi istiyorlardı.
Gidip baktım. Yeşillikler altında bir fare ölüsü vardı.Gri kedi fareyi yakalamış, hediye olarak yere koymuştu. Ancak eve onun beklediğinden daha geçdöndüğüm için süsleyecek zamanı olmuştu - kim bilir belki de kara kediye bir uyarıydı: Fareye dokunma.  (s.87 )






14 Nisan 2014 Pazartesi

Virginia WOOLF - Kendine Ait Bir Oda







Virginia WOOLF'un en bilinen eseri, kulağa bile hoş geliyor; ''Kendine Ait Bir Oda.''

V. WOOLF, 1882 doğumlu İngiliz yazar ve eleştirmen olup, ''bilinç akışı'' tekniğini uygulaması ve eserleriyle dünya edebiyat tarihinde yerini almıştır.
1941 de geçirdiği bir bunalım sonucu bir nehire atlayarak intihar etmiştir.
 Bilinç akışı tekniğinin  en başarılı örneğini ''Mrs. Dalloway'' adlı romanında uygulamıştır.

Yazar, Kendine Ait Bir Odası ve yılda beş yüz poundluk geliri olan bir kadının ancak maddi-manevi baskı altında kalmadan özgürce yazabileceğini, üretebileceğini savunmaktadır.

Yaşadığı yıllarda kadınların istediği bir işte dahi çalışamamalarının, erkeklerle eşit olmayıp ikinci sınıf insan olmalarının doğal sonucu olarak edebiyatta da hak ettikleri yeri alamamalarının ve erkekler tarafından ''Neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?'' sorularını cevaplamaktadır bu eseriyle.

Virginia WOOLF kadınlara şöyle sesleniyor;''Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın.Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!''

Kadın-erkek eşitsizliğinin edebiyat dünyasındaki yansımalarını Woolf'un araştırma ve yorumlarıyla okumaktan keyif aldım ancak bu kitabı Virginia Woolf'un en kolay okunan eseri denmesine rağmen herkese değil, konuya ilgi duyanlara öneriyorum, aksi sıkıcı gelebilir, takdir sizin!



******


Kitaptan Alıntılar:


Kadınlar yüzyıllardır , erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdi. Bu güç olmasaydı, belkide dünya hala bataklıktan ve sık ormanlardan ibaret olurdu. (s.40)


Napolyon ve Mussolini, her ikisi de, bu nedenle kadınların zayıflığı üzerinde önemle dururlar, çünkü kadınlar daha aşağı düzeyde olmasalardı  büyüteç işlevini yerine getiremezlerdi. Bu durum, kadınların, erkekler açısından gerekliliğini kısmen açıklamaya yarar. ( s. 41 )


Bana kalan mirasın haberini, kadınlara oy hakkı tanıyan yasanın yürürlüğe girdiği akşam aldım. Posta kutuma bir avukatın mektubu atıldı ve mektubu açtığımda halamın bana ömür boyu yararlanabileceğim, yılda beş yüz poundluk bir gelir bıraktığını öğrendim. Oy ve paradan, sahibi olduğum para sonsuz ölçüde daha önemli görünüyordu. Bundan önce geçimimi sağlamak için şurada bir düğünün orada bir gösterinin haberini bildirerek gazetelerden  geçici işler dileniyordum, zarfların üzerine adres yazarak, yaşlı hanımlara kitap okuyarak, yapma çiçekler yaparak ve bir yuvada küçük çocuklara alfabeyi öğreterek birkaç pound kazanıyordum. (s. 42 )


Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında krallların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır. (s.50 )