can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2017 Pazartesi

Sibel K. TÜRKER - Ağula


   Trabzon'da Kitap Zamanı 5 Etkinliğine katılan Sibel K. TÜRKER'in keyifli söyleşisinden sonra henüz okumadığım kitaplarından Ağula'yı edinip  sizlerle de paylaşmak istedim.

Yazar Ağula ile Haldun Taner Öykü Ödülü almış. On bir tane öyküden oluşan kitabı tüm kitapları gibi severek okudum. Diline, anlatımına hayran olduğum yazarı tanımam ise benim için ayrıca çok değerli. öykülerin kurgu  hayal gücümü zorladı, soluklanarak okudum. Güzel öyküler okumak istiyorsanız okumanızı öneririm.

 Sibel K. Türker'in ilk okuduğum romanı ''Benim Bütün Günahlarım' dı.''  Bloğumda Kasım 2013 te paylaşmıştım. 2014 Ağustos ayında  ''Hayatı Sevme Hastalığı'' ve ''Öykü Sersemi'ni,''  Şubat 2015 te  ise''Meryem'in Biricik Hayatı'nı'' tanıtmaya çalıştım.

Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir. Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' İle başlamalarını, ''Hayatı Sevme Hastalığını'' mutlaka okumalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.

  Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar :


  Evet, aşk... Bir  vakitler, narin, buğday tenli bir kıza duyduğum his. Deniz kıyısında otururduk el ele; ben ölümü düşünür iç çekerdim, o yaşamı düşünür gülümserdi. Zaten hep gülerdi, ben belki de narin, buğday tenli bir kız kılığına girmiş bu iyimserliğe gönül vermiştim. ( İade-i Hürriyet adlı öyküden s. 104 )


 Kendini bana aşkmış gibi yutturan duygularla öylesine hesaplaşmış, yalnızlığın kutsal mabedine öylesine kapanmıştım ki bu noktadan sonra artık beni kimse kandıramazdı. Farkındalık acı bir iksidir ama iyileştiricidir. Zaman, ellerimizde şekil değiştiren ve kendi öz biçimini arayan hamurumsu bir maddeden başka bir şey değildir. ( Onuncu Öykü'den  s.117 )


27 Eylül 2014 Cumartesi

Stefan ZWEIG - Amok Koşucusu







 1881'de Viyana'da doğan Stefan ZWEIG yaşamı boyunca intihar etmeyi düşünmüş, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1942'de  ikinci eşiyle birlikte intihar etmiştir.

Eserlerinde başarıyla psikolojik çözümlemeler yapmıştır.

Amok Koşucu'sunda da tüm öykülerin ortak yanı, intiharla sonuçlanmasıdır. Öykülerinin yazarın yaşamından izler taşıdığı söylenir.

Bu kitap sebebiyle Amok Koşucusunun ne olduğunu öğrendim, sizlerle de paylaşayım; Amok, Malezya ve Hindistan'da görülen bir tür cinnet hali. Cinnet geçiren kişi koşarak karşısına çıkanları rastgele öldürüyor ve intihar ediyormuş. Amok Koşucusu adlı öykü de çok  güzel işlenmiş.
 Can Yayınları tarafından yayınlanan kitabın elimdeki 10. basımı, 191 sayfa ve içinde yedi tane öykü var.

Öykülerin hepsi birbirinden çarpıcı. Stefan ZWEIG  üzerine ne söylesek az. 

Bu kadar güçlü yazarın bundan önce sadece  Satranç adlı romanını okuduğum için üzgünüm, eminim adlarını duyduğum diğer eserleri de birbirinden güzeldir.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


  Bayan de Prie, bu karmaşanın ortasında, damarlarındaki donmuş kanın ısındığını hissediyordu. Sayıca pek az olmayan, tümüyle başkalarından beslenen kadınlardandı. Kendisine hayranlığını gösteren birini görünce güzelleşiveriyordu, akıllı insanların yanında o da zeki oluyordu, pohpohlandığında tepeden bakıyordu, sevildiği zaman aşık oluyordu. Kendisinden çok şey istendikçe o da fazlasıyla veriyordu. 
( Bir Çöküşün Öyküsü adlı öyküden. s.38 )


  Uyandığımda, tabut gibi daracık olan kabinimin içi adamakıllı karanlık ve boğucuydu. Vantilatörü kapatmıştım, bu yüzden kabinin içindeki yağlı ve nemli hava şakaklarıma basınç yapıyordu. Duyularım körelmiş gibiydi; nerede ve hangi zamanda bulunduğumu anlayabilmek için birkaç dakika geçmesi gerekti. ( Amok Koşucusu adlı öyküden. s.73 )


  Crescenz orada her gün sabahın beşinde kalkıyor, gecenin geç saatlerine kadar didiniyor, temizlik yapıyor, süpürüyor, ocağı yakıyor, tahtaları fırçalıyor, odaları topluyor, yemek pişiriyor, hamur açıyor, halı dövüyor, ütü yapıyor, çamaşır yıkıyordu. Asla tatil yapmaz, kiliseye gitmek dışında sokağa adım atmazdı; onun güneşi, ocaktaki yuvarlak, harlı ateşti, yıllar boyu kestiği odunlar da ormanıydı.  (Leporella adlı öyküden. s.154 )



26 Ağustos 2014 Salı

Heinrich BÖLL - Palyaço




       Heinrich BÖLL, İkinci Dünya Savaşında çeşitli cephelerde savaşmış, yaralanıp esir düşmüş  Nobel Ödüllü Alman yazar. Alman ve Uluslararası PEN Derneği'nin Başkanlığını da yapmışrır.

      Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da çok tartışılmış, H. BÖLL din karşıtı olmakla suçlanmıştır.

20.yy ın önde gelen klasiklerinden olduğu söylenen roman, umduğumdan da etkileyiciydi.

     Yazar bu romanıyla her ne kadar din karşıtı olmakla suçlanmışsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında varlıklı bir ailenin palyaço olmayı seçen oğlu Hans Schnierin toplumun dar kafalılığı, din ve ahlak kurallarının baskısı altında toplumda yer bulamayışı okura çok güzel yansıtılmış. 

 Boş kuralların saçmalığını okurken, günümüzde  dayatılan kuralları, değerleri de farkında olmadan sorgulayacaksınız.

Okuma konsantrasyonum iyi diyen okurlara duyurulur; edebi değeri olan, nitelikli  bir roman okumak istiyorsanız, buyrun ''Palyaço'' sizi bekliyor.

 Bende  H. BÖLL'ün başka bir romanını daha okumayı ümit ediyorum.

 Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Bence bu dünyada hiç kimse bir palyaçoyu anlamaz; bir palyaço bile öteki palyaçoyu anlamaz. Onların da arasında hep kıskançlık ve çekememezlik vardır. Her zaman olmasa bile Marie beni anlardı. Ona göre ben ''yaratıcı insan'' olduğum için kültüre daha çok ilgi duymalıydım. Fakat yanılıyordu. (s.97 )


Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.  (s.138 )


Kendimi daha iyi hissediyordum. Dizimin şişkinliği indi, ağrısı da azaldı. Baş ağrım ve melankolim ise devam ediyordu; onlar bana ölüm düşüncesi kadar yakındır. Ölüm, sanatçının hep yanındadır, iyi bir papazın dua kitabını koltuğunun altında taşıması gibi. Eğer ölürsem, başıma neler geleceğini de biliyorum. Ne yazık ki Schnier Aile Mezarlığı'na defnedileceğim. Annem ağlayacak ve beni anlamış tek insanın kendisi olduğunu söyleyecektir. (s.233 ) 







29 Haziran 2014 Pazar

Cemil KAVUKÇU - Gemiler De Ağlarmış





Bir öykü kitabı Gemiler De Ağlarmış.

Cemil Kavukçu'nun akıcı kaleminden sekiz öykünün yer aldığı, okunmaya değer bir kitap. Öykülere konu dünya, öykülere konu insanlar yaşamın içinden, tanıdık. Ancak yazar çoğumuzun dikkat etmediği ayrıntıları ya da birkaç cümleyle anlatabileceğimiz  olayları ayrıntılı ama sade anlatımıyla öyle akıcı, öyle güzel  aktarmış ki...

Yazarın betimlemelerini de çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Sıradan insanların duygu dünyası, sıradan olaylar aktarılırken kendinizi öykülere kaptıracak, öykülerin devamını sizler yazacaksınız gerçekten!

Yazar Cemil KAVUKÇU, 1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği bölümünü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü ve 1996 yılında Uzak Noktalara Doğru adlı öykü kitabıyla Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı'nı kazanmıştır.

Can Yayınları tarafından 2001 yılında ilk basımı yapılan kitabın elimdeki 2009 yılı dördüncü basımı ve 106 sayfa.


******


Kitaptan Alıntılar:


Dışarı çıkmak için iyi bir fırsat. Herkes buna dünden razı. Bir yerlere oturulup hızlı hızlı içilecek. Bir bölümü karaya ayak basar basmaz, bir bölümü de içtikten sonra teleon kulübelerine kapanacak; eşler, çocuklar, sevgililerle konuşulacak. Uzun uzun konuşulacak, dönüp dolaşıp aynı şeyler yinelenecek. Sonra kadın aranacak, bulunacak yerler ve pazarlamacılar (onları bir görüşte tanıyacak kadar deneyimli her biri ) araştırılacak, sigara, içki, çiklet, şeker, bisküvi alınacak. Zamanı gelince de gemiye dönülecek. Yüzen hapishaneye. ( Gemiler De Ağlarmış adlı öyküden s.11 )
 

Sonra o sabah... O sabah kötü  şeyler oldu. Her şeyi kontrolümün altına aldığıma kendimi inandırdığım ve soluklarımın düzene girmesi için her zamanki yerimde oturduğum  (adamın da aynı bankta oturduğu ) o sabah... Çığlık çığlığa bağıran bir kadın sesiyle irkildim. Adam da oturuş biçimini değiştirmiş (ilk kez oluyordu bu ) sese dikkat kesilmişti. Lanetler yağdıran, sövüp sayan, birilerini tehdit eden ses (kadını görmemiştim daha) gittikçe yaklaşıyordu. Donakaldım. O kadın,  kedilerin sevgili prensesi; yalınayak, başı açık, yatak giysileriyle caddede koşuyordu. peşinde iki adam. Çevrede, kuyrukları dimdik, çaresiz ve şaşkın kediler. Kadını kıskıvrak yakaladılar.  ( Giz Bahçesi adlı öyküden s.52 )


Döndüğünde, herkesin bir işi gücü vardı. Hepsi de evli barklı adamlardı artık, haytalık yılları bitmişti. İlhan, biriktirdiği üç-beş kuruşla bir büfe açtı. Yürütemedi. Karısı da bırakıp gitmişti onu. Kahvede, sokakta, meyhanede yalnız kalmıştı. Eskiden olduğu gibi annesinin evinde kalıyordu. Yola çıktığını kimse anlayamamıştı. Yanına alabileceği ''en değerli''   eşyaları yoktu. Tek başına kendi Afrika'sına gidiyordu.
    Kulaklarında o şarkı çınlıyor şimdi Rıfat'ın:

    Bir gün belki hayattan,
    geçmişteki günlerden bir teselli ararsın
    bak o zaman resmime, gör akan o yaşları...           
( Adı Yok adlı öyküden s.97 )



25 Haziran 2014 Çarşamba

Hermann HESSE - Gençlik Güzel Şey








Nobel ödüllü yazar Hermann Hesse'nin öykü kitabı. Öncelikle adı kulağa çok hoş geliyor; Gençlik Güzel Şey gerçekten de!

Can Yayınları tarafından yayımlanan kitabın elimdeki ikinci baskısı ve 278 sayfa. Almanca aslından Behçet Necatigil ve Kamuran Şipal tarafından çevrilmiş ki, okumayı  keyifli kılıyor.

Kitapta  onbir tane öykü var. Öykülerin hepsi birbirinden güzel. Otobiyografik özellikler taşıyan öykülerde başrol ''doğanın!''  Yazarın kasabada geçen çocukluk, gençlik yılları, aşk heyecanları ustaca anlatılmış.

Gençlik Güzel Şey adlı öyküyü okurken öyle kaptırmışım ki kendimi, öykü değil de roman okuduğumu zannedip öykünün bitmesinden hiç hoşlanmadım doğrusu. Diğer öykülere haksızlık etmeyeyim, hepsi birbirinden güzel aslında.

Öyküleri okurken bazen bir çocuğun bazen de bir gencin iç dünyasındaki heyecanları, üzüntüleri, sevinçleri hissedeceksiniz.

H. Hesse'nin daha önce Bozkırkurdu ve Siddhartha adlı eserlerini okumuştum.
 ''Gençlik Güzel Şey'i'' yazın sıkılmadan güzel birşeyler okuyayım diyenlere ve doğaseverlere öneriyorum.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Dağ eteğine yaslanmış, sarmaşıklı duvarlar arasındaki küçük bahçede hoş ikindi güneşi temiz yollara, sarkıt kalker süslerine, yarı dolu su fıçısına, güzelim renklerle ışıldayan çiçek öbeklerine vurup parlıyor, her şey sanki gülüyordu. Rahat koltuklara kurulmuş,  veranda da oturuyorduk. Yabani yaseminlerin büyük, saydam yaprakları arasından süzülen güneş verandaya buğulu, ılık, açık yeşil vuruyor, birkaç arı uyuşuk ve sarhoş halde vızıldayarak uçuşuyor, yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Babam, evime ocağıma dönmüş olmama şükretmek için, başı açık, ''Babamız '' duasını okumaya başladı; ellerimizi kenetlemiş, sessizce duruyorduk.  ( Gençlik Güzel Şey adlı öyküden  s.34 )


Yaşantılar, yaşantıları çekip getiriyor ve hepsini anımsıyorum yeniden. Çam ormanındaki olay da aralarında bunların. Çayın öte yakasındaydı orman. Bir gün Brosi'yle karşıya geçtik, karacaları görelim diye içimiz gidiyordu. Geniş ormandan içeri daldık. Boyları neredeyse göğe ulaşan dümdüz ağaç gövdeleri arasındaki kaygan esmer toğrağa ayak bastık. Ama ne kadar ormanın derinliklerine sokulursak sokulalım, tek bir karacaya rastlamadık. Çıplak çam kökleriarasında  bir sürü kaya parçasıyla  karşılaştık. ( Çocukluk Günleri adlı öyküden  s.172 )


Önümdeki güzelim iki tatil ayının birkaç günü parmaklarımın arasından kayıp gitmişti. Gönlü şen bir bilge gibi vadilerde, rahat ve çevik, sağı solu dolaşıyordum; ağzımda bir puro, kasketimde gelincik çiçeği gibi bir toka, yanımda yarım kilo kiraz, cebimde iyi kötü bir kitapçık. Çiftlik sahipleriyle akıllıca sözler ediyor, tarlada çalışanlar gördükçe dostça selamlıyordum kendilerini. Büyük küçük şenliklere, toplantılara,şölenlere, vaftiz törenlerine katılıyor, geceleri Bock birası içmek için yapılan davetleri geri çevirmiyordum; bazen ikindi üzeri rahiple oturup  bir kadeh bir şey içiyor, fabrika sahipleri ve su müstecirleriyle alabalık avlamaya gidiyordum. ( Mermer Atölyesi adlı öyküden  s.246 )





3 Mart 2014 Pazartesi

Paul AUSTER - Kış Günlüğü




Paul AUSTER okumayı seviyorum. Daha önce sizlerle ''Yanılsamalar Kitabı'' ve ''Cebi Delik'i'' paylaşmıştım.
Amerikalı yazar-şair, film yönetmenliği de yapmıştır.

Paul Auster kitapları dilinin akıcılığı, sadeliğiyle her şeyden önce zevkle, rahatlıkla okunuyor.. Hani bazı yazarların tüm kitaplarını okumak ister, hatta okuruz ya, Paul Auster da benim için öyle... 
Özellikle ''Yanılsamalar Kitabı'nı '' okumayan kalmasın diyorum!

'''Cebi Delik,'' otobiyografik romandı, ''Kış Günlüğü'' de anı türünde. Kısa aralıklarla her iki romanı okuyup sıkıntılı yaşamı için  Paul Auster'a üzülürken (!) saçma sapan dizilerdeki tatlı hayatlar için gözyaşı döken kadınlar gibi hissettim kendimi!

Başarmış bir yazar, ne mutlu ona.

Kış Günlüğü'nde sevdiğiniz bir yazarı daha yakından tanıyorsunuz. Kitap, Can Yayınları tarafından yayımlanmış, 197 sayfa.

 Kitabın arka kapağında yazarın bu kitabı neden yazdığına dair sözlerini aynen aktarmak istiyorum;

''Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikayelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.''

Paul Auster okumanızı ancak öncelikle ''Yanılsamalar Kitabını'' okumanızı öneriyorum. Onu okuduktan sonra zaten diğerlerini de okumak isteyeceksiniz...


******


Kitaptan Alıntılar:


Hiç kuşkusuz sakat ve yaralı bir insansın, ta baştan beri içinde yara taşıyan birisin (yoksa ne diye bütün ömrünü sayfaların üzerine o yaranın kanını akıtırcasına sözcükler dökerek geçiresin?); alkol ve tütünden aldığın haz sakat bedenini ayakta tutup dünyayı dolaşmanı sağlayan koltuk değnekleri işlevini görüyor. Karının dediği gibi, '' kendi kendini tedavi ediyorsun.''  Annenin annesinin tam tersine, karın senin değişmeni istemiyor. Zaaflarına hoşgörü gösteriyor, öfkelenmiyor, seni azarlamıyor ve eğer kaygılanıyorsa, senin sonsuza kadar yaşamanı istediği  için kaygılanıyor. (s.20 )


Haziran ortasında sıcak, nemli, hani yaz başlarında ufkun ucunda ağır ağır fırtına bulutlarının toplandığı  o boğucu günlerden birinde o evde evlendiniz  ve karıkoca ilan edildiğiniz anda, karına sarılp öptüğün anda fırtına da patladı, gök tam tepenizde müthiş bir gümbürtüyle gürleyerek evin camlarını şangırdattı, ayağınızın altındaki zemini titretti, odadakiler soluklarını tutarken sanki gökyüzü evliliğinizi dünyaya ilan etmiş gibi oldu. (s.90 )


Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. Altmış dört yaşındasın. Dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. Kendine soruyorsun: Daha kaç sabah kaldı?

Bir kapı kapandı. Bir başka kapı açıldı.

Hayatının kışına girdin. (s.197 )

..


7 Şubat 2014 Cuma

Paul AUSTER - Cebi Delik







Daha önce bloğumda yazarın ünlü '' Yanılsamalar Kitabını '' paylaşmıştım. Bu kez de otobiyografik romanı ''Cebi Delik'i'' sizlerle paylaşmak istedim.

Amerikalı yazarın dili sade, süslü anlatımlara girmeksizin kısa ve güçlü cümlelerle yazıyor. Auster'ın yazdıklarını okumak gerçekten keyifli.

 Paul AUSTER, 1947 doğumludur. Çevirmen olan amcasının kitaplarını okuyarak küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duymuştur. Kısa öykü, şiir, deneme,senaryo, yazmış yönetmenlik yapmıştır. Çağdaş Amerikan Edebiyatı temsilcilerinden olan Auster'ın New York üçlemesi yirmi dile çevrilmiştir. 
Princeton Üniversitesinde doçentlik yapmış, 2006 yılında Price of Austrias ödülünü almıştır.Norveçli yazar Siri Huvedt ile evlidir.

 ''Cebi Delik'', yazarı daha iyi tanımamı sağladı. Otobiyografik roman okumayı seviyorum. İnsanların nereden nereye, nasıl geldiklerini, herkesin bir hikayesi olduğunu bilmek insanı adeta motive ediyor.

Kitap Can Yayınları tarafından 1999 da yayımlanmış, elimdeki beşinci basımı, 131 sayfa. Rahatlıkla bir günde okuyabilirsiniz, tavsiye ederim.   


******


Kitaptan Alıntılar :


Benim sorunum, çifte yaşam sürmek istemeyişimden kaynaklanıyordu. Çalışmaktan kaçındığımdan değil; ama beşten dokuza bir işte kart basmak fikri kanımı donduruyor, içimdeki bütün coşkuyu öldürüyordu. Yirmili yaşlardaydım; durmuş oturmuş bir yaşam için  kendimi fazlasıyla genç buluyor, istediğimden ya da gereksindiğimden daha fazlasını kazanacağım, diye tüketeceğim zamanı başka şeylere ayırmayı planlıyordum. Para deyince; kıt kanaat geçinmeme yeterli olandan fazlasında gözüm yoktu. (s.10 )


Ben eylemlerden bir kısmına katıldım, bir kısmından ise uzak durdum. Kampüs binalarından birinin işgaline katıldım, polis tarafından hırpalandım, bir gece nezarette kaldım; ama çoğunlukla olayları dışarıdan izleyen, eylemciler sempati duyan bir turist gibiydim. Katılmak istesem de, yapım grup eylemlerine uygun değildi. Yalnızlık duygusu iliklerime işlemişti ve hiç bir zaman '' Dayanışma'' gemisine binmeyi beceremiyordum. Ne olursa olsun, ben minik sandalımda kürek çekmeye devam ediyordum; belki eskisine oranla biraz daha umutsuzdum; belki nereye gittiğimi bilmiyordum, yine de kayığımdan inmemekte direniyordum. (s.40-41 )


Yabancı bir ülkede yaşamak, insanın karşısına çıkabilecek fırsatları sınırlar ve sana yardım etmeye gönüllü birilerini tanımıyorsan, bir yerlere varman neredeyse olanaksızdır. Çaldığın kapılar yüzüne kapanmakla kalmaz, her şeyden önce çalınacak kapıları nerede bulacağını bilemezsin. Benim şansım, orada birkaç tanıdığımın olması ve başım sıkıştığında bu kişilerin benim için ufak dağları yerinden oynatmalarıydı. (s.75 )


Bir yanda zaman, öte yanda para sorunu. İkisini birden yürütmek için bir kumar oynamıştım; ama yıllar önce bir, sonra iki, sonra üçboğazı doyurmak için çabaladıktan sonra sonunda kumarı kaybetmiştim. Nedenini anlamak zor değildi. Kendime zaman kazanmak için çok çabalamıştım, ama para kazanmak için pek uğraşmamıştım; sonuçta ikisinden de yoksun kalmıştım. (s.112 )