23 Nisan 2014 Çarşamba
Yalçın TOSUN - Dokunma Dersleri
Yalçın Tosun, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi hukukçu ve yazar. İlk kitabı ''Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'' ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'nü, ikinci kitabı ''Peruk Gibi Hüzünlü'' ile 2011 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı almıştır.
Peruk Gibi Hüzünlü adlı şiiri Mabel Matiz tarafından bestelenmiştir.
Yazarın öykü, edebiyat yazıları ve röportajları Adam Öykü, Notos, Kitap-lık, Roll ve Radikal Kitap dergilerinde yayımlanmıştır.
Dört bölüm altında toplam yirmi öyküden oluşuyor kitap.
Öyküye mesafeli duran okurların dahi okumaktan keyif alacakları türden öyküler. Sade, akıcı bir dil kullanıyor yazar ve anlatımı da bir o kadar da etkileyici, çarpıcı.
''Dokunma Dersleri'nde'' Dokun-MA denilen gerçeklerle yüzleştiriliyor okur.
Bilinenler, yaşananlar ama yokmuş gibi davranılan ''gerçeklerin'' öyküleri...
LGBT (lezbiyen, gey,biseksüel,transeksüel ) kişilerin ötekileştirilmeleri, kadına şiddet, çocuk istismarı gibi farklı dokunma öyküleriyle Yalçın Tosun'la tanışmalısınız bence.
YKY tarafından Ekim 2013 te yayımlanan kitabın elimdeki 2. baskısı ve 121 sayfa.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Bir süre sonra sözcüklerin yerini başka şeyler alır. Sözcükleri tozlanmasın diye özenle paketleyerek rafa kaldırma sanatıdır bir anlamda evlilik. Her evlilikte zamanla, detaylarda az çok farklı, ama temelde aynı kurallara bağlı o gizli dil hüküm sürmeye başlar.Çoğun kinle ve yerine getirilememiş isteklerin yanık kokusunun verdiği sancılı sızılarla beslenen; kendine özgü bakış, iç çekiş, saçı arkaya atış, yarım gülüş, kaş kaldırış, göz deviriş, hızla bacak sallayış, uzaklara manidar bakışlarla dalış ve benzeri değişik anlamları bünyesinde özenle barındıran hareketlerin toplamıdır bu gizli dil. (s.19-20 Bir Kocanın Gizli Defterinden adlı öyküden )
Çocukluk zamanı, güven olmaz. Ne kadar sonraydı onu tekrar görüşüm bilmiyorum. Sokakta bizim çocuklarla takılırken penceresine attığım kaçamak bakışlardan birinde, perdeyi ürkekçe aralayan bir elle karşılaştım önce. Sonra kül gibi bir yüz belirdi. Onun yüzüne benziyordu benzemesine ama tuhaf olan bir şeyler vardı. Sanki yüzü acemi bir el tarafından bozularak parçalara ayrılmış, sonra tüm parçalar itinayla bir araya getirilse de, tam olarak eski haline dönememişti. (s.77 Dilan'ın Ormanı adlı öyküden )
Utangaçlığın üstesinden gelinemeyecek bir şey olduğunu daha o zamandan biliyordum. İçten içe hissediyordum bunu. Annem ya da babamın bu durumun ne kadar farkında olduklarınıysa bilmiyordum. Çok konuşmazlardı onlar, ne benimle ne de birbirleriyle. Fark etseler de bir şey yapacak halleri yoktu hani. Ay sonunu getirmeye gidiyordu enerjilerinin çoğu. Bende bu ilgisizlikten faydalanarak sessiz sakin yaşamımı sürdürüyordum. (s.80 Tosbağa Öldürmek adlı öyküden )
Etiketler:
anne baba ve diğer ölümcül şeyler,
bilgi üniversitesi,
dokunma dersleri,
kitapça yaşamak,
lgbt,
mabel matiz,
notos,
notre dame de sion,
roll,
sait faik hikaye armağanı,
yalçın tosun
15 Nisan 2014 Salı
Doris LESSING - Kedilere Dair
2007 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz yazar Doris LESSING'in ilginç kitabı. İlginç derken, kedi severler için daha ilginç olduğunu düşünüyorum.
Kitabın tamamı üç ayrı bölümden oluşuyor ve yazarın yaşamının farklı dönemlerinde birlikte yaşadığı, gözlemlediği kedilerine dair bir anlatı.
Uzun yıllar kedilerden hiç hoşlanmamış, hatta kedi fobisi olan ben, birkaç yıl önce üniversite sınavına hazırlanan kızıma bir İran kedi yavrusu alırken yaşamımızın bu kadar değişeceğini, renkleneceğini, tüm hayvanlara karşı daha duyarlı, sevgi dolu olabileceğimi düşünmemiştim doğrusu.
Bu kitabı Doris Lessing'i okumak istememin dışında, konusunun ''kediler'' olması nedeniyle almıştım!
Doris Lessing'in okuduğum ilk kitabı. Aynı, son Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Alice Munro'yu okuduğumdaki duyguları yaşadım. Okurken yazarın anlatımı sizi öyle bir sarıyor ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Kitabın bitmesini istemiyorsunuz.
Güçlü yazarlar, güçlü anlatımlar...
Biraz da kitabın yazarından bahsetmek istiyorum; İran doğumlu yazar, beş yaşından itibaren ailesiyle birlikte Afrika'da Zimbabwe'de yaşamış, on dört yaşındayken okulu bırakıp çeşitli işlerde çalışmıştır. Eserlerinde feminizm, toplumsal ve siyasal karmaşalar içindeki insanların yaşamları ele almaktadır.
Elimdeki kitap, MetisYayınları tarafından 2. baskısı 2007 yılında yılında yapılmış, 143 sayfa.
Doris Lessing okumak keyifliydi, ben diğer kitaplarını da okumak istiyorum, sizlere de okumanızı öneriyorum...
******
Kitaptan Alıntılar:
Kediler aşina olmadıkları hayvanları, işleri veya hareketleri saatlerce seyrederler. Yatağın düzeltilmesi, yerin süpürülmesi, paket yapmak, paket açmak, dikiş dikmek ya da örgü örmek- ne olsa bakarlar. Peki ne görüyorlar? Birkaç hafta önce kara kedi ve birkaç yavrusu odanın ortasında oturmuş kumaş biçmemi izlediler. Makasın işleyişini, ellerimin hareketlerini, kumaşın değişik yığınlar halinde toplanmasını gözlemlediler. Sabah boyunca kafaları bu işle meşgul, oradaydılar. Ancak bizim gördüklerini düşündüğümüz şeyleri gördüklerini, sanmıyorum. (s.81-82 )
Gri kedi beni kendisine daha üstün bir yer olan masada yemek vermeye zorluyor, bu arada kara kedi yerde yiyordu. Ona hayır dedim; bu kadarı saçmaydı; üç gün boyunca evde verilen hiçbir şeyi yemedi; belki dışarıda fare yemiştir. Bizim onu görebileceğimiz bir yerde değil elbette. Dördüncü gün her zamanki gibi masaya çıktı, ben de kendi kendime şöyle düşündüm: Adam sen de, görelim bakalım ne olacak. Tabaktaki her şeyi keyifle yedi; yerken aşağıya, yerde yiyen kara kediye bakıyordu: Görüyor musun, ben ayrıcalıklıyım. (s.86 )
Derken bir sabah olağanüstü bir şey oldu.
Okehampton'a alışverişe gitmiştim. Döndüğümde odanın ortasında bir yeşillik yığını, bir mezar buldum. Gri kedi yanında durmuş bana bakıyordu.Kara kedi yavrularıyla beraber koltuğun üstünde bekliyordu. İkisi de yeşillik yığınına ilgi göstermemi istiyorlardı.
Gidip baktım. Yeşillikler altında bir fare ölüsü vardı.Gri kedi fareyi yakalamış, hediye olarak yere koymuştu. Ancak eve onun beklediğinden daha geçdöndüğüm için süsleyecek zamanı olmuştu - kim bilir belki de kara kediye bir uyarıydı: Fareye dokunma. (s.87 )
14 Nisan 2014 Pazartesi
Virginia WOOLF - Kendine Ait Bir Oda
Virginia WOOLF'un en bilinen eseri, kulağa bile hoş geliyor; ''Kendine Ait Bir Oda.''
V. WOOLF, 1882 doğumlu İngiliz yazar ve eleştirmen olup, ''bilinç akışı'' tekniğini uygulaması ve eserleriyle dünya edebiyat tarihinde yerini almıştır.
1941 de geçirdiği bir bunalım sonucu bir nehire atlayarak intihar etmiştir.
Bilinç akışı tekniğinin en başarılı örneğini ''Mrs. Dalloway'' adlı romanında uygulamıştır.
Yazar, Kendine Ait Bir Odası ve yılda beş yüz poundluk geliri olan bir kadının ancak maddi-manevi baskı altında kalmadan özgürce yazabileceğini, üretebileceğini savunmaktadır.
Yaşadığı yıllarda kadınların istediği bir işte dahi çalışamamalarının, erkeklerle eşit olmayıp ikinci sınıf insan olmalarının doğal sonucu olarak edebiyatta da hak ettikleri yeri alamamalarının ve erkekler tarafından ''Neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?'' sorularını cevaplamaktadır bu eseriyle.
Virginia WOOLF kadınlara şöyle sesleniyor;''Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın.Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!''
Kadın-erkek eşitsizliğinin edebiyat dünyasındaki yansımalarını Woolf'un araştırma ve yorumlarıyla okumaktan keyif aldım ancak bu kitabı Virginia Woolf'un en kolay okunan eseri denmesine rağmen herkese değil, konuya ilgi duyanlara öneriyorum, aksi sıkıcı gelebilir, takdir sizin!
******
Kitaptan Alıntılar:
Kadınlar yüzyıllardır , erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdi. Bu güç olmasaydı, belkide dünya hala bataklıktan ve sık ormanlardan ibaret olurdu. (s.40)
Napolyon ve Mussolini, her ikisi de, bu nedenle kadınların zayıflığı üzerinde önemle dururlar, çünkü kadınlar daha aşağı düzeyde olmasalardı büyüteç işlevini yerine getiremezlerdi. Bu durum, kadınların, erkekler açısından gerekliliğini kısmen açıklamaya yarar. ( s. 41 )
Bana kalan mirasın haberini, kadınlara oy hakkı tanıyan yasanın yürürlüğe girdiği akşam aldım. Posta kutuma bir avukatın mektubu atıldı ve mektubu açtığımda halamın bana ömür boyu yararlanabileceğim, yılda beş yüz poundluk bir gelir bıraktığını öğrendim. Oy ve paradan, sahibi olduğum para sonsuz ölçüde daha önemli görünüyordu. Bundan önce geçimimi sağlamak için şurada bir düğünün orada bir gösterinin haberini bildirerek gazetelerden geçici işler dileniyordum, zarfların üzerine adres yazarak, yaşlı hanımlara kitap okuyarak, yapma çiçekler yaparak ve bir yuvada küçük çocuklara alfabeyi öğreterek birkaç pound kazanıyordum. (s. 42 )
Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında krallların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır. (s.50 )
12 Nisan 2014 Cumartesi
Danell JONES - Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri
Virginia WOOLF'tan yazarlık dersleri almayı kim istemez ki?
İşte halen yazarlık dersleri veren akademisyen Danell JONES da yazmaya meraklılara yazar Virginia WOOLF'un yazım tekniklerini açıklayarak yardımcı olmaya çalışıyor.
Bu kitap, beni ne kadar etkileyeceğini düşünen bir yakınımın armağanı, içtenlikle teşekkür ediyorum kendisine.
Okunmayı bekleyen onlarca kitap arasında sırasını bekleyen Virginia WOOLF kitaplarını okumak daha anlamlı olacak bundan sonra.
Önsöz okumaktan pek hoşlanmam. Sanki kitapla arama görünmez bir perde, bir engel oluşturacakmış gibi gelir. Satın aldığım andan itibaren kitapla aramda oluşan görünmez bağa kimse etki etsin istemiyorum kısaca!
Elimdeki kitap Timaş yayınları tarafından 2014 Şubat ayında yayımlanmış, 140 sayfa. Edebiyatla, yazma ile ilgili okurların ilgisini çekecek şekilde yazılmış.
Kitap bölümlerden oluşmuyor ama bazı başlıklar şöyle;
*Yazma alışkanlığı kazanmak,
*Çalışmak,
*Üretmek,
*Okumak,
*Yayımlatma,
*Şüphe duymak,
*Kurmaca notları gibi...
******
Kitaptan Alıntılar:
Anlaşıldığı üzere Woolf, kişinin yeteneğiyle, zekasıyla ne kazanabileceğini biliyordu. Neticede hiç şüphesiz para kazanılır; ama en büyük ödül, gücün, özgürlüğün hissedildiği zaman elde edilirdi. Yılda beş yüz sterlinle kastettiği şey de bu özgürlük olduğunu açıkladı.
''Yılda beş yüz sterlin ve kendine ait bir oda derken asıl söylemek istediğim, bir özgürlük alanına sahip olmak ve ne düşünüyorsak cesurca yazmayı alışkanlık haline getirebilmekti.'' Sembolizmin de yardımıyla söyleyebilirim ki yılda beş yüz sterlin sayesinde boşsayfalar üzerinde derinlemesine düşünebilirsiniz. Kapıya asacağınız bu kilit, kişinin kendini düşünebilme kudretine sahip olmasının garantisidir. (s.31 )
''Başkalarının iyi yazmaya dair fikirlerini benimseyip ona göre yazmak en alçakça ihanettir. Kendiniz olmak her şeyden daha mühimdir.'' (s.42 )
''Her gün yazın, özgürce yazın, ama daima büyük yazarların eserleriyle mukayese edin yazdıklarınızı.''
(s.42 )
Roman yazarı hayata ve etrafında olup bitenlere karşı her zaman aşırı derecede duyarlıdır. Etrafındaki her türlü ses, tat, kıpırtı, işitilen bir kelime, karşılaşılan bir mimik, içeri giren bir adam, dışarı çıkan bir kadın,hatta caddeden geçen bir araç ya da kaldırımda dilenen bir dilenci, bütün kırmızılılar, maviler, ışıklar ve gölgeler...Her şey onun dikkatini çeker. Bu hassasiyete ulaşabildiniz mi? (s.78 )
Karekterin ağzından çıkan her kelimenin kişiliği ortaya çıkarmak, gerilim yaratmak, bilgi sağlamak veya hikayeyi daha ileri taşımak gibi bir işlevinin olması gerektiğini unutmayın. (s.115 )
8 Nisan 2014 Salı
Amin MAALOUF - Uzaktan Aşk
Yazar Amin MAALOUF, 1949 da Beyrut'ta doğmuş, 1976 dan beri Paris'te yaşamaktadır. Önceleri gazetecilik, köşe yazarlığı yapmış, son yıllarda vaktinin çoğunu kitap yazmaya ayırmaktadır. 1993 yılında Fransa'nın prestijli Edebiyat Ödülü olan Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülünü almıştır.
Daha önce sizlere Maalouf'un '' Yüzüncü Ad'' adlı romanını tanıtmıştım. Sürükleyici, masalsı -daha önce de belirttiğim gibi- bende adeta İndiana Johns filmi izliyormuşum duygusu uyandırmıştı.
''Uzaktan Aşk'' ise bir libretto. Finlandiyalı besteci Kaija Saariaho bu librettoyu bestelemiş, ''Uzaktan Aşk, '' Opera olarak sahnelerde yer almıştır. Bir gün izleyebilmeyi ümit ediyorum...
Uzaktan Aşk'ta üç karekter var; Clemence (Trablus Kontesi,) Jaufre Rudel (Blaye Prensi ve ozan) ve gezgin.
Prens Rudel, yaşadığı hayattan sıkılıp kusursuz bir aşkın özlemini duymakta, meçhul aşkı için şiirler yazmaktadır.
Denizler ötesinden gelen bir gezgin ise prensin şiirlerinde bahsettiği aşkına rastladığını, aşkının Trablus Kontesi olduğunu söyler. Prens uzaktaki aşkının hayaliyle yaşamaktadır artık. Tekrar Trablus'a dönen gezgin, bu kez de prensin aşkından kontese bahseder.
Aşk, sevgiliyi hayal ederken kolaydır, güzeldir.
İki aşığın hem kavuşmak istemesi hem de karşılaşmaktan korkması Rudel'i uzun bir deniz yolculuğuna çıkmaktan, kontesi görmekten ve sonunda da kontesin kollarında ölmekten alıkoyamayacaktır.
YKY Yayınlarından Ocak 2014-21. baskısını okuduğum kitap 76 sayfa ve bir solukta okuyabileceğiniz türden.
******
Kitaptan Alıntılar:
CLEMENCE:
Bu ozan beni tanısaydı, yine bunca coşkuyla şiirler söyler miydi adıma?
Şiirlerinde seslenir miydi bana, ruhumun derinliklerine inebilseydi?
Güzel, ama kapılmamış kibrine güzelliğin, demişler ona...
Güzel? Ama başka hiçbir kadının benden daha güzel olmadığından emin olmak için hiç durmadan çevreme bakınarak!
Soylu, ama kapılmamış kibrine soyluluğun? En güzel giysilerimle çıkıp salınıyorum kilise yolunda ve gidip diz çöküyorum orada, bomboş ruhumla!
Ozan, yalnızca senin dizelerinin aynasında
Güzelim ben. (s.35 )
JAUFRE:
Aşka lanet etmeyin dostlar,
Odur bize sevinçlerimizi veren
Neden geri almak da onun hakkı olmasın?
Hiçbir zaman aşk değildir bize layık olmayan, oysa biz layık olmayız ona kimi zaman.
Hiçbir zaman bize ihanet etmez aşk ve biz oluruz hep, ona ihanet eden.
CLEMENCE:
Ne çok isterdim ozan olmayı, size sizinkiler kadar güzel sözcüklerle yanıt verebilmek için.
JAUFRE:
Güzelliğin ta kendisisiniz siz, bense yalnızca güzelliğin yansıdığı su birikintisi... (s.68 )
4 Nisan 2014 Cuma
2013 yılının ''KÜTÜPHANE DOSTU'' Seçildim...
Nevşehir İl Halk Kütüphanesi'nce 2013 yılında kütüphanenin gelişimi ve yaygınlaşması için kişisel düzeydeki katkılarımdan dolayı aldığım ödülümü sizlerle de paylaşmak istedim...
Nevşehir İl Halk Kütüphanesi Müdürü Sayın Özcan Yoldaş ve kütüphane çalışanları arkadaşlarıma teşekkürlerimle...
2 Nisan 2014 Çarşamba
Dale CARNEGİE - Söz Söyleme ve İş Başarma Sanatı
Dale CARNEGIE, '' Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı'' adlı kitabıyla zamanın en çok satan kitaplarından ünvanıyla uluslararası üne sahip olmuştur.
Yazarın okumadığım ''Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı,'' ''İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları,'' ''Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak,'' gibi kitapları da var.
Kitap başlıkları ilgi çekici, ihtiyaç duyanlarda -can simidini yakalama- duygusu uyandırır türden!
Benim okuduğum uzun yıllar öncesine ait bir baskı, kitabın kapağı yukarıdakinden farklı ama içeriği değişmez nasıl olsa!
Kitabın tamamını değerlendirmem gerekirse, doğru ve etkili konuşma yapmak isteyen konuşmacılar için faydalı bir kaynak. Bloğumda bu kitabı paylaşma nedenim de; toplum önünde etkili söz söyleme, konuşma yapma isteği olanlara böyle bir kitabın varlığını hatırlatmak.
Kitap örneklerle zenginleştirilerek kaleme alınmış, öneriler belli bir sistematikle anlatılırken sıkıcı değil, rahatlıkla okunabileceğiniz şekilde yazılmış.
Çok ufak,öngöremediğimiz ayrıntıların seslenilen topluluk üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkilerini öğrenmek ilginçti.
Kitaptaki başlıklardan örnekler;
-Başarılı konuşmanın zorunlu öğeleri,
-Söze nasıl başlamalı,
-Ünlü konuşmacılar sözlerini nasıl hazırlıyorlardı,
-Dinleyicilerin ilgisini çekmenin yolu gibi...
******
Kitaptan Alıntılar:
-Not kullanmak konuşmanıza gösterilecek ilginin yüzde ellisini alıp götürür. Bu yüzden not kullanmaktan kaçının. Hepsinden önemlisi konuşmanızı okumayın. Bir dinleyici grubunun okunan bir konuşmaya tahammül etmesi çok zordur. (s.85 )
- Gülümseyin. Dinleyicilerinizin karşısına onlarla karşılaşmaktan memnun bir tavırla çıkın Çünkü Prof.Overstreet'in dediği gibi, ''ilgi ilgiyi yaratır.Eğer dinleyicilerimizle ilgilenirsek onlar da bizle ilgilenirler. (s.176 )
- Eğer küçük bir kitleye söz söylüyorsanız onları küçük bir odaya doldurun. Kürsüye çıkmayın. Dinleyicilerle aynı seviyede olun. Konuşmanızı içten, resmiyetten uzak bir tavırla, karşılıklı konuşurmuş gibi yapın. (s.176 )
- Bir eşyanın arkasına geçmeyin. Masaları ve sandalyeleri bir kenara itin.Platformda yığılı biçimsiz şeylerin hepsini temizleyin. (s.177 )
- Söze girişiniz çok resmi olmasın. Başlangıcınız rahat, tesadüfen, kendiliğinden görünsün. Bu az önce olmuş olan bir olaya ya da az önce söylenmiş bir söze değinilerek yapılabilir. (s.202 )
- '' Söyleyeceklerim bu kadar; artık bitirsem iyi olacak'' diyerek sözünüzü bitirmeyin. Konuşmanızı bitirin ama bitirmekten bahsetmeyin. (s.225 )
27 Mart 2014 Perşembe
Oya BAYDAR - Elveda Alyoşa
1940 İstanbul doğumlu olan Oya BAYDAR, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji mezunudur. Hacettepe Üniversitesinde asistanlık yapmış,sosyalist kimliği nedeniyle 1971 deki 12 Mart askeri müdahalesi sırasında tutuklanarak üniversiteden ayrılmak zorunda kalmıştır.,
12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sırasında yurtdışına çıkmış, on iki yıl Almanya'da kalmıştır. Avrupa'da bulınduğu yıllarda sosyalist sistemin çöküşüne tanık olmuştur.
Yazarın aldığı ödüller; Elveda Alyoşa adlı öykü kitabıyla 1991 Sait Faik Öykü Ödülünü, 1993 yılında Kedi Mektuplarıyla Yunus Nadi Roman Ödülü, Sıcak Külleri Kaldı adlı romanıyla da 2001 yılı Orhan Kemal Roman Ödülü'nü almıştır.
Öykü kitabı dört bölüm altında toplam on iki öyküden oluşuyor. Okuduğum kitap, Can Yayınları tarafından 2002 yılında basılan dördüncü baskı ve 150 sayfa.
Öykü kitaplarını tanıtmak romanlara kıyasla daha zor, her öykü ayrı dünya ne de olsa.
Oya Baydar da bloğumda daha önce tanıtımını yaptığım Demir Özlü'nün ''Bir Yaz Mevsimi Romansı'ndaki '' öyküleri gibi -aynı kaderi paylaştıklarından olsa gerek- bu öykülerinde ülkesi dışında yaşamak zorunda kalanların yaşamını, duygularını çok güzel dile getirmiş.
Üstelik ülkesinde sosyalizmi savunurken Almanya'da Berlin duvarının yıkılmasının öncesi ve sonrasına, komünist düzenin kapitalist düzene teslim oluşuna bir sosyolog ve sosyalist olarak tanık olmuştur.
Bir dönemi, kalemi güçlü bir yazarı tanımak için güzel bir kitap, okumanızı öneriyorum...
******
Kitaptan Alıntılar:
Erguvanlar!.. Kaçak,göçebe yaşadığımız günlerde gizlice buluştuğumuz Boğaz vapurlarından seyrine doyamadığımız, Boğaziçi tepelerinde betonların saldırısına karşı -tıpkı o zamanlarki bizler gibi- inatla, kahramanca, umutla direnen, dallarını koparmaya kıyamadığımız; her şeyi unutsak da zamana yenilip, ille de renklerini unutamadığımız erguvanlar...
''Erguvanlar!.. İnanılır gibi değil! On yıldır ilk kez görüyorum buralarda. '' (s.37 Madrid'de Ölmeyi Özlediğimiz Akşam adlı öyküden )
'' Lenin, Basel'de sürgün yıllarında, köprünün yanındaki kahvede otururmuş hep. Duvarda güzel bir fotoğrafı vardı. Geçenlerde kahveye uğradım. Baktım, son olaylardan sonra resmi indirmişler oradan. Yerine Madonna'nın resmi asılmış.'' ( s.44 Bir Düğün Fotoğrafı adlı öyküden )
Basel'in işçi mahallelerinden birindeki şu göçmen evinde, bu gece bu sofrada, yirmi uzun yılın Türkiye'sinin hüznü var. Hep birlikte, ama tek tek ve yapayalnız yürüdüğümüz, sendelediğimiz, düştüğümüz, sonra yine toparlanıp aştığımız, sonuna bir türlü varamadığımız yolların hüznü.
Kadehimde kalan son yudumu içiyorum yavaşça. Bu gece Basel'de rakının tadı bir başka, bir garip buruk, neredeyse acı. (s.46 Bir Düğün Fotoğrafı adlı öyküden )
Evet, bahçe buradaydı. Ev arkada kalırdı biraz. Surpik ve Avadis'le sokakta oynamasına izin verilirdi, ama evlerine gönderilmezdi nedense. Paskalya geldi mi, saç örgüsü kıvrımlı çörekleri; Noel'de pamuktan küçük kardan adamlarla ve pamuk karlarla süslü çam dalları arasında hediyeler; Ramazan Bayramında tatlı, kandillerde helva, kurbanda koyunun iyi tarafından bir parça, aşure ayında üstü nar taneli ve fıstıklı bir çanak aşure gidip gelirdi komşular arasında. ''Rum'u, Ermeni'si, Türk'ü, Yahudi'si, hepsi de Makriköy'ün yerlilerindendir. (s.98 Eski Ev adlı öyküden )
Etiketler:
bir yaz mevsimi romansı,
demir özlü,
elveda alyoşa,
kitapça yaşamak,
orhan kemal roman ödülü,
oya baydar,
rum,
sait faik öykü ödülü,
sıcak külleri kaldı,
türk,
yahudi,
yunus nadi roman ödülü
25 Mart 2014 Salı
Cezmi ERSÖZ - Hayallerini Yak Evi Isıt
Cezmi ERSÖZ, 1959 İstanbul doğumlu, İstanbul Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. Çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve eleştirileri yayımlanmış, günlük gazetelerde, dergilerde yazılar yazmıştır.
Röportaj, şiir, deneme, öykü türünde pek çok kitabı vardır. Bazıları; Son Yüzler, Haritanın Yırtılan Yeri, Yine Seninle Geldi Hayat, Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk, Bana Türkçe Bir Ekmek Ver...
Hayallerini Yak Evi Isıt, sıkılmadan okuyacağınız türde bir kitap. Anlatı ve şiirlerle harmanlanmış. Duygularınızı- ya da bir kısmını bulabileceğiniz bir kitap. Düz yazının da, şiirin de tadına varırken, bir de bakıyorsunuz ki, kitap bitmiş!
Yoğun çalışma döneminde soluklanmak üzere ya da başucu kitabı yapıp birkaç sayfa bile olsa zevkle okuyabileceğiniz güzelikte Hayallerini Yak Evi Isıt.
Okuduğum kitap, Tekin Yayınevi tarafından ekim 2010 da yayımlanan 26. baskı ve 109 sayfa.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Haksızlık ettin bana, sevgili!.. Benden ayrı bir insan, bir varlık olduğunu söyleyerek haksızlık ettin bana.
Bunu öğrendikten sonra, uzun ve kötü yolculuklara çıktım sık sık...Kış günleri soğuk avlularda yıkandım. Kaba kirli örtülerin üzerinde uyudum.
Bunu öğrendikten sonra, ölesiye içtim. Ekşi narlar yedim. Yangın yerlerinde yarasalara küfrettim. Bunu öğrendikten sonra, bana ağırlık veren kanatlarımı kırdım, kırdım... (s.13-14 )
Gül kokulu güneşte
kuruturken hayallerini ve kadife eteğini;
bana bağlanmadığın için
kirli bir sevdayla
bağladın beni;
o uzun ömrüne... (Vişne Bahçesi adlı şiirden s.48 )
Aşk, aslında birinin gelip yarana dokunmasıdır...O zaman, yaranı örten,seni boğan o büyük boşluk aralanır. İşte o zaman, korkuların biter, utanç diner. Anlarsın ki, o boşluk sana ait değildir. Aslına dönersin, ilk haline, yaralı haline...Yara iyileşir mi, peki? Hayır, ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun,hiçbir aşk bu yarayı iyileştiremez. Bu yara yaşamaktandır çünkü, yaşamın ta kendisidir... (s.71 )
Büyümek dedikleri, aslında bu korkunç boşlukta hep üşümektir, hep üşümektir...Hep üşümektir... Hep üşümektir... (s.72 )
24 Mart 2014 Pazartesi
Gabriel Garcia MARQUEZ'den veda mektubu...
İşte usta yazar Marquez'in duygu yüklü veda mektubu:
Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Gün geçmesin ki,
karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak
sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini
öğretirdim.
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde...
Artık ölebilir miyim?
23 Mart 2014 Pazar
William GOLDING - Sineklerin Tanrısı
Nobel ödüllü İngiliz yazar William GOLDING 'in ünlü romanı Sineklerin Tanrısı, yazarın ilk romanı olup, 1954 te yayımlanmıştır. Daha sonra, 1963 ve 1990 yıllarında iki kez peyaz perdeye aktarılmışsa da, ben filmini izlemeyenlerdenim!
William Golding, yazmaya başlamadan önce öğretim görevlisi, oyunculuk yapmış, Kraliyet donanmasında da bulunmuştur. 1983 yılında Nobel Edebiyat ödülü alan yazarın Kule ve Çatal Dil , Deniz Üçlemesi, Piramit de dahil olmak üzere on iki kitabı yayımlanmış, 1993 yılında vefat etmiştir.
Benim elimdeki İş bankası Kültür Yayınlarının Ocak 2014 teki yirmi dördüncü basımı, Mina Urgan çevirisi ve 261 sayfa.
Çocukken okuyup yaşamımızda iz bırakan klasikler vardır. 80 Günde Devrialem, Denizler Altında 20.000 Fersah, Mercan Adası... gibi.
Sineklerin Tanrısı'nda da Mercan Adası'yla benzerlikler var gibi görünüyorsa da, bir o kadar da farklı içerikte.
II. Dünya Savaşı'ndan sonraki atom savaşı sırasında altı- on iki yaşları arasındaki bir grup çocuk güvenli bir yere götürülürken, bindikleri uçak bir saldırıya uğrar ve çocuklar bir mercan adasına düşer.
Çocuklar önce aralarından bir lider seçerek adada grup halinde yaşamaya başlarlar.
Uygar dünyanın çocukları adada yalnız yaşamaya başlayınca önce tatildeymiş gibi hissetmişlerse de, zaman içinde grup iki ayrı klana, liderlik ruhu ise adeta mutlak tahakküme dönüşmüştür.
Artık iyi çocuklar kaybolmuş, saklı kalan vahşi ruhlar ortaya çıkmıştır.
Kitap akıcı ve kolay okunuyor, ancak, okurken basit bir mercan adası macerasının ötesinde insanı düşünmeye sevk eden, küçücük çocukların vahşileşmesine tanık olurken, insanın gerçek doğası bu mu diye soru işaretiniz olacaktır...
******
Kitaptan Alıntılar:
Ufukta incecik bir hilal yükseldi.Öyle inceydi ki, suya tam yansıdığı zaman bile aydınlık bir iz bırakmıyordu. Gel gelelim gökyüzünde başka ışıklar da vardı o sırada. Bu ışıklar, hızla kımıldıyorlar, yanıp sönüyorlar, on mil yükseklerde sürüp giden savaştan en hafif bir ses bile duyulmadan yok oluveriyorlardı. (s.113 )
Bitmez tükenmez bir şafak, yıldızları söndürdü; sonunda kül rengi, dertli bir aydınlık barınağa sızmaya başladı. Barınağın dışındaki dünya hala aklın alamayacağı kadar tehlikeli olduğu halde, çocuklar kıpırdamaya başladılar. Karanlığın çıkılmaz dehlizlerinde, uzak yerler ve yakın yerler belirmeye başladı. Gökyüzünde, ta yükseklerde, küçük bulutlar renklenip ısınır gibi oldu. (s.118 )
Bir yerlerde, dünyanın kararan kıvrımının ötesinde, güneşle ay, dünyayı çekiyorlardı. Sağlam toprak dönerken,dünyayı kaplayan su tabakası, bir yana doğru hafifçe kabarmaktaydı. Gelgitin büyük dalgası, adanın üstünde ilerledi; sular kabardı. (s.188 )
Yangın, kumsalın yanındaki hindistancevizi ağaçlarına vardı, gümbür gümbür kemirip yuttu onları. Yangının bir parçası değilmiş gibi davranan bir alev, cambaz gibi sıçradı, iskele biçimindeki büyük kayanın üstündeki ağaçların tepesini yaladı. Gökyüzü kapkaraydı. (s.246 )
18 Mart 2014 Salı
L.N. TOLSTOY - Kreutzer Sonat
Tolstoy, varlıklı bir ailenin bireyi olarak iyi bir eğitim almıştır. Yazar aynı zamanda 19. yüzyıl Rusya'sının en etkili ahlakçı düşünürüdür. Bütün servetini köylülere dağıtıp onlar gibi giyinmiş, hatta kendi elbiselerini kendi dikmiştir. Reformist eğitimci olup, köyüne okul yaptırmıştır. Köylülerin yoksulluk ve cahilliğine çare bulmaya çalışmış, 82 yaşındayken bir tren istasyonunda zatürreden ölmüştür.
Zenginliğini yoksullarla paylaşıp yoksulluk içinde ölen bu büyük yazarın her yapıtı birbirinden değerli. Kreutzer Sonat 1889 yılında, Tolstoy'un yaşamının son döneminde yazdığı romandır. İlk yayınlandığında sansüre uğramasına rağmen büyük tartışmalara sebep olmuş, yazarın o dönemdeki ahlak anlayışını yansıtmıştır.
Roman adını Beethoven'ın Kreutzer Sonatı'ndan almıştır.
Romanın kahramanı karısını öldürmüş bir katil olup, kendisini cinayeti işlemeye sürükleyen olayları anlatırken o dönemdeki evlilik, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve sadakatı sorgulamış öncelikle.
Bir cinayete zemin hazırlayan davranış şekilleri, olayın akışı ve kıskançlık krizi sonucu işlenen cinayetin romanını okurken o dönemin Rusya'sındaki sosyal ve ahlaki yapı hakkındada fikir sahibi oluyoruz. Tolstoy'un mükemmel, sade ve gerçekçi anlatımı ise tüm romanlarındaki gibi tartışmasız bence.
Bloğumda daha önce de Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü ve Polikuşka adlı kitaplarını tanıtmıştım.
Kreutzer Sonat'ı okuyup da Beethoven'in Kreutzer Sonatı'ndan bir bölüm dinlememek olmaz değil mi?
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Güzelliğin iyi bir şey olduğu düşüncesi nasıl da büyük bir yanılgıdır, gerçekten şaşırtıcı. Güzel bir kadın aptalca laflar eder, sen dinlersin ve aptallıkları görmez, akıllıca laflar ediyor sanırsın. Bu güzel kadın kötü şeyler yapar, sen hoş bir şey yaptığını düşünürsün. Eğer aptalca şeyler söylemeyen, kötü işler yapmayan, sadece güzel olan bir kadınsa o zaman da onu şaşılacak derecede akıllı, iyi ahlaklı bir kadın olduğuna inanırsın. (s.22-23 )
Eğer insanlığın amacı iyilik, güzellik, sevgi gibi şeylerse, insanlığın amacı peygamberlerin sözleriyle söylenen, bütün insanları sevgiyle bir araya getiren, mızraklarını eğip orak haline getiren şeylerse o zaman bu amaca ulaşmayı engelleyen nedir? Engel ihtiraslardır. (s.37 )
Mutsuz insanların kentte yaşamaları daha iyidir. İnsan kentte yüz yıl yaşar da çoktan öldüğünün ve çürüdüğünün farkında bile olmaz. Bunu kendiliğinden anlayacak zamanı yoktur, hep meşguldür. İşler, sosyal ilişkiler, sağlık, çocukların hastalıkları, eğitimleri. Kah birilerini konuk etmek, birilerine gitmek gerekir; kah filancayı seyretmek, falancayı dinlemek. (s.63 )
İnsanların bir delilik nöbeti sırasında ne yaptıklarını bilmedikleri söylemeleri saçmadır, yalandır. Her şeyi biliyordum ve bir saniye bile kendimi kaybetmedim. İçimdeki hiddet buharlarını kızıştırdıkça, içimdeki bilinç ışıkları da öyle parlıyordu ki, yaptıklarımı görmemem olanaksızdı. (s.102 )
******
Beethoven'ın Kreutzer Sonatı'ndan...
17 Mart 2014 Pazartesi
KİTAPÇA YAŞAMAK artık KÖŞESİNDE...
Bugünden itibaren her pazartesi ve perşembe günleri '' Kitapça Yaşamak'' köşemde Kapadokya Gazetesi'ndeyim.
Mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim, ilgi ve desteğinizden dolayı içtenlikle teşekkür ediyorum.
Sevgiler...
Okşan Aybaş
12 Mart 2014 Çarşamba
Jerzy KOSINSKI - Boyalı Kuş
1965 yılında yazıldığı tarihten beri Dünya Edebiyatının tartışılan kitaplarından biridir Boyalı Kuş.
Otobiyografik özellikler taşıyan romanda Polonya doğumlu yazar Jerzy Kosinski'nin küçük bir çocukken II.Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine güvenliği için doğuda, uzak bir köye, yaşlı bir kadının yanına ailesi tarafından gönderilmesiyle birlikte yaşadıkları konu edilmiştir.
Roman, küçük bir çocuğun ağızından II. Dünya Savaşı boyunca yaşadıklarının anlatılmasıdır. Bakmak üzere gönderildiği yaşlı kadının ölümü üzerine küçük çocuğun savaş yılları boyunca yaşadıklarına inanamayacaksınız.
Bu kadar cahillik, bu kadar acımasızlık ve ahlaki çöküş nasıl olur diye eminim benim gibi isyan edeceksiniz. Okurken daha önce bloğumda paylaştığım ''Onca Yoksulluk Varken,'' ve ''Kasap Çırağı'nı'' anımsadım zaman zaman. Her üç romanda da olaylar eziyet gören çocuklar tarafından anlatılıyordu.
Biraz da Jerzy Kosinski'den bahsetmek istiyorum; yaşadığı zor yılların ardından Amerika'ya yasal olmayan yollardan girmiş, çok değişik işlerde çalışmış, İngilizcesini çok ilerleterek Princeton Üniversitesi'nde, Yale'de edebiyat dersleri vermiş, Amerikan Yazarlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. Çok zengin bir hanımla evlenmiş, jet sosyeteye girmiştir!
İlk romanı Boyalı Kuş ile uzun yıllar en çok satanlar listesinde yer alan yazar, mayıs 1991 de başına naylon torba geçirmiş ve ölü halde banyosunda bulunmuştur.
Her sayfasını sarsılarak okuyabilirim diyorsanız, tavsiye ederim...
******
Kitaptan Alıntılar:
Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada kalamaz düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. (s.58 )
Geceleri geç saatlere kadar uyanık kalır, Tanrı'nın beni de cezalandırmak isteyip istemediğini sorardım kendi kendime. Annemle babam, her pazar kiliseye gider, beni de götürürlerdi. Tanrı'nın kızgınlığının, yalnız kara gözlü siyah saçlı, Çingene denen insanlara yöneldiği doğru olabilir miydi? Neden babamın saçları açık renk, gözleri maviydi de annem esmerdi? Hem esmerlikleri, hem de sonları aynıydı Yahudiler'le Çingeneler'in. Öyleyse onları ayıran ne olabilirdi? (s.106 )
Trenin gelişine birkaç dakika kala yüzükoyun, otların arasına yatar, kollarımı başımın üstünde birleştirir ve elimden geldiğince yere yapışırdım. Elini kolunu sallayan Sessiz, milleti başımıza toplardı. Tren yaklaşırken, tekerleklerin raylar arasındaki tahtalar üzerinde çıkardığı uğultuyu duyar, titreşimle olduğum yerde sallanırdım. Lokomotif üzerime gelirken iyice yere yapışıp bir şey düşünmemeye çalışırdım. (s.222 )
11 Mart 2014 Salı
Okşan AYBAŞ' la ''KİTAPÇA YAŞAMAK'' artık KAPADOKYA' da...
Artık her Pazartesi & Perşembe günü '' Kitapça Yaşamak'' adlı köşemde Nevşehir'de yayınlanan KAPADOKYA Gazetesindeyim.
Bloğum henüz beş ayını doldurmadan yurtiçi- yurtdışı takipçileri dışında bu kez de Nevşehir'li kitapseverlerle buluşacak, çok mutluyum.
Bloğumu takip ederek destek olan tüm kitapseverlere çok teşekkür ediyorum.
Sevgilerimle...
Okşan AYBAŞ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









