31 Aralık 2014 Çarşamba
Okşan AYBAŞ - 2015 HOŞGELDİN...
Yeni bir yıl... Adettendir, hoşgeldin diyelim 2015'e .
Hoşgeldi, sefa geldi.
Yaşadığımız her günün, aldığımız nefesin, sevdiklerimizin değerini bilelim. Mutlu olalım, mutluluk verelim.
İstediklerimizi gerçekleştirmeye, kendimizi geliştirmeye, yenilemeye devam edelim.
Sahip olduklarımızın değerini bilelim. Hayat çok güzel, tadını duyumsayalım.
Yine barışa, adalete, refaha hasret insanlar, ülkeler olacak. Sağlıklarını, sevdiklerini kaybedenler de ne yazık ki. Keşke iyi dileklerimiz yeterli olabilseydi...
Gönlünüzce geçsin 2015. Sağlıkla, mutlulukla kalın... 31.12.2014
Okşan AYBAŞ
Etiketler:
2015,
kitapça yaşamak,
mutlu,
okşan aybaş,
yeni yıl,
yıllar
30 Aralık 2014 Salı
Gabriel Garcia MARQUEZ - Başkan Babamızın Sonbaharı
17.4.2014 te 87 yaşındayken ölen Kolombiyalı yazar Marquez, 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır.
Yaşamını gazetecilik yaparak sürdürmüştür. 1967 yılında yayımlanan Yüzyıllık Yalnızlık en bilinen eseridir. Son otuz yıl boyunca Meksika'da yaşayan yazarın romanlarında hayal gücünün zenginliği şiirsel anlatımla adeta süslenmiştir.
Marquez okuyabilmek için önce okumaya karar vermek, daha sonra kesintisiz betimlemeleri ile nokta koymaksızın virgüllerle uzun anlatımlarına uyum sağlayabilmek gerek bence.
Bloğumda daha önce Ekim 2013 te Kırmızı Pazartesi, Mayıs 2014 te Mavi Köpeğin Gözleri adlı kitaplarını tanıtmıştım. Mart 2014 te ''Veda Mektubu'nu'' paylaşmıştım. Daha sonra basında veda mektubunun kendisi tarafından yazılmadığı iddiaları yer aldıysa da, işin doğrusu nedir bilemiyorum.
Başkan Babamızın Sonbaharı keyifli bir roman. Yaşı 107'yle 232 arasında, hepsi yedi aylık doğmuş 5000 çocuklu bir diktatör, Ülkesindeki saatler bile onun isteğine göre ayarlanıyor. Okuma yazma bilmeyen diktatörün garip korkuları varsa da, kayıtsız şartsız ülkeye ve ülkesinde yaşayanlara mutlak hakim.
Hayalgücü bu ya, sınırsız işte...
Bugüne kadar G.G. Marquez hiç okumadıysanız, Kırmızı Pazartesi'yle başlamak daha rahat okumanızı, yazarın anlatımına alışmanızı sağlayacaktır.
******
Kitaptan Alıntılar:
... yarın öbür gün ağzımdan yel alsın ya altındaki koltuğu çekiverirlerse, seni kilise kapılarında ona buna el açarken görmek istemem, hiç değilse şarkı söylemeyi becerebilseydin, piskopos, kaptan falan gibi bir şey olsaydın, ama ola ola general oldun, komut vermekten başka bir şey gelmez elinden, devlet parasından artanı güvenli bir yere gizlemesini öğütlemişti oğluna... (s.64 )
...yönetimi süresince her gece yaptığı gibi nöbetçileri saydı, kilitleri yokladı, kuş kafeslerini örttü, ışıkları söndürdü, saat on ikiydi, ulus erinç içinde, dünya uykudaydı, fener ışıldağının, tez geçici şafaklarından vuran ışık dilimleri arasında yürüyerek karanlık yapıyı aştı, yatak odasına vardığı, gerektiğinde hemen erişebileceği bir yere astı lambasını, üç sürgüyü sürdü, üç sürgüyü kilitledi, üç kolu indirdi, oturağa çöktü...(s.111)
...yazgıya karşı çıkılmaz, diyorlardı, değil mi ki çocuk, nefesli saz çalmak dışında her şeyin üstesinden gelebilir, diyorlardı, bu arada bir sirk falcısı, yeni doğmuş bebeğin avucunda hiç çizgi olmadığını fark etmiş, bunu ilerde kral olacağına yormuştu, dediği de çıkmıştı işte,.. (s.129)
22 Aralık 2014 Pazartesi
Orhan VELİ - Yalnız Seni Arıyorum
Bloğumda daha önce de mektup türünden eserler paylaşmıştım. Paylaştıklarımın arasından en çok Kafka' nın Baba'ya Mektuplarından etkilendiğimi söylemeliyim.
Aslında mektuplarla sevdiğimiz, merak ettiğimiz kişileri daha yakından tanımak hoşuma gidiyor. ''Yalnız Seni Arıyorum'u'' okurken Orhan Veli'nin sevgilisi Nahit Hanıma yazdığı mektuplarla şairi daha yakından tanıma fırsatım oldu. Şairin bazı şiirlerinin ilk halini okuyor, yaşadığı dönemin İstanbul'una, edebiyat dünyasına tanıklık ediyorsunuz.
Orhan Veli'nin otuzaltı yaşında belediyenin kazdığı bir çukura düştükten birkaç gün sonra öldüğünü biliyordum ama kışın ayağına ayakkabı, üstüne palto alamayacak, pul parası bulamayacak kadar yoksulluk içinde olduğunu bilmiyordum.
Mektuplar duygu yüklü, samimi. İstanbul'dan Ankara'ya gidememek, sevgiliye ulaşamamak nasıl bu kadar imkansız olur, bugünün algısıyla anlamak zor tabii.
Her ne kadar mektup türü okumayı sevip, mektupları yazan kişiyi daha iyi tanımamıza yol açan belgeler deyip yayımlanması gerektiğini savunsam da; bu kez Orhan Veli'nin mektuplarını okurken ikilem yaşadım doğrusu. Muhtemelen duygu dünyasının bu kadar açıkça bilinmesinden şair de rahatsız olurdu
YKY tarafından yayımlanan kitap,165 sayfa, mektupseverlere duyurulur!
******
Kitaptan Alıntılar:
Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz? Sen belki yine bu kadere boyun eğmenin de güzel bir şey olduğunu söyleyeceksin. Ne lüzumu var bu türlü avunmalara? Bir arada olsak daha iyi değil mi? ( 61)
İki gündür Boğaz'da bir sonbahar havası var. Bu da hüznümü arttırıyor. Bilmediğim bir maceraya, çok büyük bir maceraya atılmak istiyorum. Aşk falan zannetme. Katiyen değil. Aşkla beraber kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum. İstiyorum ki dünya da beni unutsun. Sefil olmak, perişan olmak, sürünmek hiçbiri bir şey değil. Ölmek de hiçbir şey değiştirmez. (s.83 )
İsterdim ki mektubunu alır almaz sana müspet bir cevap vereyim ve hemen Ankara'ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün.İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafatle Ankara'ya gelebilir miyim? Gerçi senin yanında olmadığım zamanlar sokağa çıkmam. Fakat hiç kimseye görünmeden Ankara'ya gelip gidebilecek miyim? (s.90 )
18 Aralık 2014 Perşembe
PLATON - Sokrat' ın Savunması
Platon (M.Ö yaklaşık 428-348) yılları arasında yaşamış, Antik Yunan filozofu, matematikçi ve edebiyatçısıdır. Asıl adı Aristokles'tir.
Platon, hocası Sokrat'ı tanıdıktan sonra felsefeye yönelmiştir.
Sokrat'ın göklerde olan bitenle uğraştığı, yerin dibinde olanları araştırdığı, yanlışı doğru gibi gösterdiği, Tanrı tanımadığı, insanları kandırdığı suçlamalarıyla yargılanırken yaptığı savunmayı içerir kitap. Sokrat savunmasını yaparken aynı zamanda sorduğu sorularla kendisine yöneltilen suçlamaları çürütmeye çalışmıştır.
Dünya Klasikleri arasında yüzyıllardır yer alan bu eseri felsefe sevenlere, sade dille etkili savunma nasıl yapılmış diye merak edenlere öneriyorum.
Elimdeki kitap sadece kırk altı sayfa, Sosyal Yayınları tarafından yayımlanmış.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Asıl bilen, Atina hakimleri, belki yalnız tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; ''Ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir'' demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun yabancı olsun bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. (s.18 )
Evet, benim vazifem, size parayla erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da genel olsun özel olsun her türlü iyiliğin de ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençleri doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada Atinalılar, Anytos'a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin ister vermeyin; her durumda, iyice bilin ki, bir değil binkere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim. (s.29 )
Şimdi, ey beni mahkum edenler! Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben şimdi hayatın, öyle bir anında bulunuyorum ki, burada insanlar ölmezden önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden, bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. (s.43 )
16 Aralık 2014 Salı
Maksim GORKİ - Benim Üniversitelerim
Gorki ''Çocukluğum'', ''Ekmeğimi Kazanırken'' ve ''Benim Üniversitelerim'' adlı romanlarından oluşan seride kendi yaşamını anlatır.
Serinin son kitabı olan ''Benim Üniversitelerim'de'' yazar sanıldığının aksine Üniversite yaşamını değil, bir arkadaşının önerisiyle gittiği Kazan'da kaldığı öğrenci evinde ve çalıştığı fırındaki yaşamını üniversite gibi değerlendirerek anlatır. Onca yokluğa rağmen okuma, öğrenme tutkusu Gorki'yi üniversite öğrencilerinin gizli toplantılarına katılıp tartışmalarda siyaseti, hayatı irdeleyip sorgulamasına yol açar.
Küçük yaşta öksüz kalan Gorki, çalışmak zorunda kalmıştır. Okuma tutkusunun sonucu sonraki yıllarda yayınlanan ''Çelkaş'' adlı öyküsü ile meşhur olmuştur.
''Gorki'' Rusça ''acı'' demek olup, yazarın acıyla geçen yaşamı nedeniyle kullandığı takma adıdır. Gerçekçilik ve Çarlık karşıtı düşünceleriyle yazdığı meşhur ''Ana'' adlı eserini Rus Devrimine adamıştır.
Kendi ortaokul- lise yıllarını hatırlıyorum da, Gorki'nin ''Ana'sını'' okumayan öğrenci herhalde yoktu. Fırsat bulup tekrar okumayı isterim doğrusu!
Klasikleri okumayı seviyorum. Günümüz Türk ve Dünya Edebiyatı eserlerini okurken arada okuduğum Dünya Klasikleri beni mutlu ediyor. Edebi açıdan ne kadar doyurucu olduğu ise tartışmasız.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Öfkeyle uluyan rüzgarın küçücük parçalara böldüğü gri göğün yeryüzünü buzdan toz yığınlarının içine gömmek için alçalır gibi göründüğü fırtınalı bir geceydi. Yeryüzünde hiç bir canlı kalmamış, güneş bir daha doğmamak üzere batmış gibiydi sanki. (s 45-.46 )
Bütün bu dönem boyunca ''akıllıca ve sonsuz doğru'' olarak kabul ettiğim şeylerin tohumlarını ekmek için vazgeçilmez bir arzuyla doluydum. İnsanlarla kolayca anlaşan biri, canlı bir konuşmacıydım; imgelemim, kişisel deneylerim, gerekse okuduğum kitaplarla uyarılmıştı. En önemsiz, en doğal olaydan ''görünmez ipliğin'' halkaları ve düğümleri çevresinde kurulmuş ilginç bir öykü yaratabilirdim. (s.79 )
Bu insanlar arasında çok mutluydum ve akşam sohbetlerinde çok şey öğrenmiştim. Romas' ın getirdiği her sorun güçlü bir ağaç gibi köklerini yaşama özüne salıyor ve orada onun kadar güçlü başka bir ağacın kökleriyle karışıyor gibi geliyordu bana. Her dal canlı düşünce çiçekleriyle, etkili sözcüklerden oluşan düşünce yapraklarla doluydu. Kitapların insanı canlandıran ölümsüzleştiren suyunu içerek belirli bir ilerleme gösterdiğimi anlamaya başlamıştım. (s.144 )
29 Ekim 2014 Çarşamba
Peyami SAFA - Fatih-Harbiye
Geçen yıl Kasım ayında Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu'nu uzun yıllar sonra tekrar okuyup sizlerle paylaşmıştım. Fatih-Harbiye adlı romanını ise maalesef yeni okuyabildim.
Televizyon ve dizi izlemekten hoşlanmadığım için dizi olarak da yayınlanan bu eserin aslı ile ne kadar uyumlu olduğunu bilemiyorum.
Biraz Peyami Safa'yı tanıyalım;
Peyami SAFA (1889-1961) yıllarında yaşamış, edebiyat dünyasında Server Bedi takma adını da kullanmıştır. Babası, Servet-i Fünun dönemi şairlerinden İsmail Safa'dır. Babasının sürgün gönderildiği Sivas'ta vefatı üzerine Peyami Safa ''Yetim-i Safa'' adıyla anılmıştır.
Geçim sıkıntısı nedeniyle öğrenimini yarım bırakmış, çeşitli işlerde çalışmış, öğretmenlik, gazetecilik de yapmıştır. Para kazanma kaygısıyla yazdığı makale ve kitaplarında Server Bedii takma ismini kullanmıştır.
Fatih-Harbiye'de yazar medeniyetin toplumda yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı, ahlaki çöküşü öyle güzel işlemiş ki... Romanı başarılı kılan da olaydan çok Peyami Safa'nın yaptığı tahliller bence.
Türk Edebiyatının klasiklerinden olan Fatih-Harbiye'yi okumanızı öneriyorum.
******
Kitaptan Alıntılar:
Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar çok sevdiğini anladı. Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tenbel ve hayalperest mahluk, çalışmayı hiçsevmez. (s.48 )
İkisine de mazi hakimdi. Hep geçen günleri düşünerek yürüyorlardı. Bir kibrit alevinin muvakkat ışığında görünüp kaybolan eşya gibi, birçok hatıralar parlayıp sönüyordu. Şinasi bu hatıralara dalarken her vagonun penceresinde bildik bir baş gülümseyen şimendifer katarının hızla geçmesi karşısındaki hissi duyuyordu: Bu bildikler, çoğu aziz dostlar ve hep aziz dostlar, mendil sallayarak uzaklaşıyorlardı ve bir daha dönmemek üzere uzaklaşıyorlardı. (s.70)
Bütün Fatih uykuda. Otomobil, uyuyan bir adamın genzine kaçan sinek gibi, karanlık sokakların derin sükununu gıcıklıyor... Bu saatte, Fatih'in simsiyah büyük şiltesi üstünde, arzular, büyük hırslar, insanlar, hayvanlar ve taşlar, yekpare bir külçe halinde, szmış gibi, ayrılmayacakmış gibi, dirilmeyecekmiş gibi uykuda. (s.130)
13 Ekim 2014 Pazartesi
KİTAPÇA YAŞAMAK BİR YAŞINDA...
Merhaba Sevgili Kitapça Yaşayanlar...
Sizlerle buluşalı bugün bir yıl olmuş. Hep öyle denir ya; ne çabuk geçmiş zaman!
Okuduklarımı hem kitap sevenlerle paylaşmak, hem de unutmamak adına arşivlemek için kurduğum bloğum tahminimden çok daha geniş kesime ulaştı, mutluyum.
Beni Türkiye dışında ABD,Almanya; Rusya, Fransa, Ukrayna, Azerbaycan, Sırbistan, İngiltere, Endonezya ve adlarını sayamadığım diğer ülkelerden takip eden, elektronik postalarıyla beni yüreklendiren tüm okurlara, çok teşekkür ederim.
Güzel şeyleri paylaşarak çoğaltmak güzel bir duygu.
Okuyup paylaştığım kitapları araştırıp oluşturduğum farklı listelerden seçiyor, klasikleri, Dünya ve Türk Edebiyatını, ödüllü kitapları, yeni yazarları da okuyup tanıtmaya çalışıyorum.
Bu yıl da çokça okuyup sizlerle paylaşmayı umuyorum.
Hoşçakalın...
Okşan AYBAŞ
Etiketler:
bir yaşında,
kitap,
kitap blogu,
kitapça yaşamak,
okşan aybaş
12 Ekim 2014 Pazar
Ahmet BÜKE - Yüklük
Ahmet BÜKE 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun olmuştur. Ölümsüz Öyküler Yayımevinin düzenlediği "Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması"nda “Kayıp Dua Kitabı” isimli hikâyesi birincilik ödülü, 2008'de "Alnı Mavide" ile Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü, 2011'de Kumrunun Gördüğü adlı kitabı ile Sait faik Hikaye Armağanını almıştır.
Yazarın ''Kumrunun Gördüğü'' adlı kitabını daha önce okumuştum. Ahmet BÜKE'nin yalın dili, anlatımı okumayı kolaylaştırırken kendine özgü anlatımı ise çarpıcı.
İyi yazarların öykülerini okumak da ayrı bir keyif.
Can Yayınları tarafından Nisan 2014 te yayımlanan kitap, 87 sayfa. Kitap hal ve bakiye adlı iki ayrı bölümden oluşuyor. Öyküler kısa ve okunası, tavsiye ederim...
******
Kitaptan Alıntılar:
''Aliye yürüdü sokakta.''
Saçlarını omzuna bırakmış, çiçekli eteği dizlerinde. Beyaz, hafif topuklu, tokası goncadan ayakkabıları var.
Aliye annem olacak daha sonra. Daha birkaç yıl var. Ama şimdiden geçiyor fırının önünden. İçeriden ekmek ve hamur kokuları geliyor. Beyaz esintili. Usulca bakıyor pencerenin ardındakiateşe ve terli karartılara.
''Aliye yine geçiyor..'' ( Ben Nasıl Geldim Şu Dünyaya s.39 )
''Korkarsan deli gibi sarılırsın hayata. Kaybetmemek için daha çok seversin. Sevdikçe için ona geçer. Lehimler seni hayat... Eğer öykü bitecek diye korkarsan daha çok yazarsın. Geceleri uyanıp ter içinde düşünürsün. Öykünün ham halini biliyorsun değil mi?'' (Dostumuz Yaşamasız, Kömürümüz Kara s.70)
6 Ekim 2014 Pazartesi
Güven Taneri ULUKÖSE - Sait Faik
Yaşamını merak ettiğim yazarlar arasında ön sıralarda yer alır Sait Faik. Biyografisinin yayımlandığını öğrenir öğrenmez alıp okudum.
Güven Taneri Uluköse tarafından yazılan ''Sait Faik'' biyografisi Cinius Yayınlarından Mayıs 2014 te yayımlanmış olup 235 sayfadır.
Yazarın yaşam öyküsü - İstanbul Lisesi, Bursa Lisesindeki yılları, son yılları- anlatılırken, hikayeciliği de üç döneme ayrılmıştır. Yazdığı öykülerden alıntılar yapılması gerek okuduğumuz öyküleri anımsamak gerekse Sait Faik'in yaşamından izler taşıması, hangi dönemde hangi etkiler altında öykülerini yazdığını anlayabilmek açısından da kitabı ilginç kılmıştır.
Sait Faik'in sade ama bir o kadar da etkili anlatımına hep hayran olmuşumdur. Yazarın biyografisini okurken ailesinin maddi desteğiyle pek geçim kaygısına düşmeksizin yaşamı boyunca İstanbul'u adım adım dolaşıp, halkın içinden insanlarla ahbaplık ederken, onları çok da iyi gözlemleyerek öykülerine nasıl zemin sağladığını anlıyoruz.
Vasiyeti üzerine malvarlığı, eserlerinin telif hakkı Darüşşafaka Cemiyetine kalan yazar adına her yıl Sait Faik hikaye Armağanı verilmektedir.
******
Kitaptan Alıntılar:
Yazar, 11 Kasım 1948'de romanla ilgili Akşam Gazetesı'ne şöyle bir açıklama yaptı:
''Medarı Maişet adlı hikaye kitabı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu! ''
(s.33)
Sait Faik, üretici güçler, üretim ilişkileri, toplumsal sınıflar, sınıf savaşımı konularında uzun boylu düşünmüş, bilimsel eserler okumuş bir yazar değildir; gerçekçiliği beş duyu gerçekçiliğidir. Yaşamın zevkini vc lezzetini fakir insanların bildiğine inanır. (s.57)
Sait Faik demek, sabahın ilk ışıkları, martı çığlıkları, Yani Usta, balıkçılar... hasılı İstanbul, Burgazadası demek oluyor. Böyle bir tanıtım, 200'ü aşkın öyküsü olan bir insanı 20-30 öyküye hapsetmektir. Bütün öyküleri okunduğunda görülecektir ki, Sait Faik bir mozaik kadar renkli, bir çiçek dürbünü zenginliğindedir. (s.99)
1 Ekim 2014 Çarşamba
Ömer İZGEÇ - Bozadam
Çok fazla fantastik kitap okuyan biri değilim ama Ömer İZGEÇ'in ''Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu '' adlı romanından sonra merakla beklediğim ikinci kitabını da ilk okuyanlardan biri oldum.
Yeni yazarları, yeni kitapları da tanıtmaya çalıştığım bloğumdaki özgün yazarlardan biri de Ömer İZGEÇ.
Sizlerde benim gibi düşünüyormusunuz bilemiyorum ama yazarı kadar kitabın adı, kapağı da okuru çok etkiliyor. Beklediğim kitabı raftaki ilk gününde alırken kapağının tasarımı da çok hoşuma gitti. (Kapağın tasarımı Şükrü Karakoç'a ait ) Romanı okumadan kapak resmindeki kuşu omzumda hissedip esrarengiz ormana daldım adeta.
Belirsiz bir zamanda esrarengiz mekanlarda, ormanda geçen hikayenin kahramanı Es, on iki yaşında. Ormanda büyüklerden uzak yalnız yaşayan çocuklar, topraklarında sürülen bir ırk, bitkileriyle, kuklalarıyla kendi dünyalarını kurmuş yetişkinler, bir ırmağın ayırdığı aşıkların hikayeleri çok başarılı betimlemelerle harmanlanmış.
Ömer İZGEÇ'in Bozadam'ını okurken başka dünyalara dalacaksınız. Bozadam'ı okumanızı öneriyorum.
Yazdıklarıyla edebiyat dünyasında sağlam adımlarla ilerleyen Ömer İZGEÇ'i kutluyorum.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Es, aniden dışarıdan gelen çığlık sesiyle irkildi. Bir an, odaya süzülen rüzgarın içine karışmış katilin nefesini hissetti. Çığlık bir bıçak darbesi gibi geceyi yırtmış ve aynı hızla yitip ardında usul usul kanayan bir sessizlik bırakmıştı. (s.35 )
Gölün yüzeyinde oluşan ufak kıpırdanmaların olduğu yerden, katransı kanatlarından damlalar saçarak bir kuş çıktı. Gökyüzüne doğru yükseldi. Bulutların arasında süzülen huzmeleri arar gibi havada bir daire çizdi. Bir kevgiri andıran gökyüzünden yer yer süzülen ışık demetlerinde ıslak kanatları menevişleniyor, gövdesinden süzülen damlalar ışıyordu. Kuşun ağzında pulları parıldayan bir balık debeleniyordu. (s.55 )
Bozadam - Konuşamıyorum. Ağzımdan dökülemeyen kelimeler içimde birikiyor. İçim tıka basa doluyor. Yine. Konuşmak istemiyorum. Herkesten ve herşeyden kaçmak istiyorum. Vardığım kuytularda her seferinde kendimle karşılaşıyorum. İçimde biriken sözcüklerden yalnızca sana yazarak kurtulabileceğimi hissediyorum. Senin yakınlarımda bir yerde olduğunu düşünerek avunuyorum. (s.164 )
27 Eylül 2014 Cumartesi
Stefan ZWEIG - Amok Koşucusu
1881'de Viyana'da doğan Stefan ZWEIG yaşamı boyunca intihar etmeyi düşünmüş, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1942'de ikinci eşiyle birlikte intihar etmiştir.
Eserlerinde başarıyla psikolojik çözümlemeler yapmıştır.
Amok Koşucu'sunda da tüm öykülerin ortak yanı, intiharla sonuçlanmasıdır. Öykülerinin yazarın yaşamından izler taşıdığı söylenir.
Bu kitap sebebiyle Amok Koşucusunun ne olduğunu öğrendim, sizlerle de paylaşayım; Amok, Malezya ve Hindistan'da görülen bir tür cinnet hali. Cinnet geçiren kişi koşarak karşısına çıkanları rastgele öldürüyor ve intihar ediyormuş. Amok Koşucusu adlı öykü de çok güzel işlenmiş.
Can Yayınları tarafından yayınlanan kitabın elimdeki 10. basımı, 191 sayfa ve içinde yedi tane öykü var.
Öykülerin hepsi birbirinden çarpıcı. Stefan ZWEIG üzerine ne söylesek az.
Bu kadar güçlü yazarın bundan önce sadece Satranç adlı romanını okuduğum için üzgünüm, eminim adlarını duyduğum diğer eserleri de birbirinden güzeldir.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Bayan de Prie, bu karmaşanın ortasında, damarlarındaki donmuş kanın ısındığını hissediyordu. Sayıca pek az olmayan, tümüyle başkalarından beslenen kadınlardandı. Kendisine hayranlığını gösteren birini görünce güzelleşiveriyordu, akıllı insanların yanında o da zeki oluyordu, pohpohlandığında tepeden bakıyordu, sevildiği zaman aşık oluyordu. Kendisinden çok şey istendikçe o da fazlasıyla veriyordu.
( Bir Çöküşün Öyküsü adlı öyküden. s.38 )
Uyandığımda, tabut gibi daracık olan kabinimin içi adamakıllı karanlık ve boğucuydu. Vantilatörü kapatmıştım, bu yüzden kabinin içindeki yağlı ve nemli hava şakaklarıma basınç yapıyordu. Duyularım körelmiş gibiydi; nerede ve hangi zamanda bulunduğumu anlayabilmek için birkaç dakika geçmesi gerekti. ( Amok Koşucusu adlı öyküden. s.73 )
Crescenz orada her gün sabahın beşinde kalkıyor, gecenin geç saatlerine kadar didiniyor, temizlik yapıyor, süpürüyor, ocağı yakıyor, tahtaları fırçalıyor, odaları topluyor, yemek pişiriyor, hamur açıyor, halı dövüyor, ütü yapıyor, çamaşır yıkıyordu. Asla tatil yapmaz, kiliseye gitmek dışında sokağa adım atmazdı; onun güneşi, ocaktaki yuvarlak, harlı ateşti, yıllar boyu kestiği odunlar da ormanıydı. (Leporella adlı öyküden. s.154 )
Etiketler:
amok koşucusu,
can yayınları,
intihar,
kitapça yaşamak,
satranç,
stefan zweig,
viyana
20 Eylül 2014 Cumartesi
TATİLE GİDERKEN YANIMDA...
Kısa bir dinlenme, Ayvalıkta olacağım. Yanıma daha önceden hazırladığım birkaç kitap almıştım ama Ömer İZGEÇ'in merakla beklediğim ikinci kitabı ''BOZADAM'ı'' raflarda görünce hemen aldım. Ön sırada okunacaklar arasında yerini aldı, sizlerle de paylaşmak istedim. Bu kez değişiklik olsun, okuduğum değil ''okuyacağım'' kitabı paylasıyorum.
Bloğumu takip edenler Ömer İZGEÇ'in ''Fevkalbeşer Sair Bey ve Suskunluğu'' kitabını paylaştığımı hatırlarlar. Sıradışı, sürükleyici bir romandı.
Şimdi sıra, Bozadam'da. BOZADAM'ı okuyalım,okutalım...
Sizleri Ömer İzgeç'in kalemiyle tanışmaya davet ediyorum, okuduktan sonra üçüncü kitabını beklemeye başlayacaksınız benden söylemesi!
Şimdilik Hoşçakalın...
Okşan AYBAŞ
19 Eylül 2014 Cuma
Halil CİBRAN - Ermiş
Aynı zamanda iki arkadaşım birden Halil Cibran'ın ''Ermiş'' adlı kitabını tanıtmamı isteyince öncelikle Ermiş'i okuyup sizlerle paylaşmak istedim.
Halil CİBRAN, Lübnan asıllı Amerikalı felsefe yazarı. Arapça, İngilizce edebi denemeler, öyküler yazmış, resim yapmıştır.
Elimdeki kitap, Türkiye İş Bankası Kültür yayınları tarafından 2. baskısı Mayıs 2014 te yayınlanmış, 54 sayfa.
Yıllardır yurt edinip yaşadığı kentten ayrılmak üzere olan Ermiş' e ayrılmadan önce kent halkı tarafından sorulan sorular ve Ermiş'in ölüm, güzellik, özgürlük, suç ve ceza, evlilik,aşk, çocuklar, acı, dua gibi pek çok konuya dair yaptığı açıklamalardan oluşuyor Ermiş.
Hemen hemen her cümlenin altı çizilecek derinlikte açıklamaları, kitabı okumak sadece felsefe sevenlerin değil, herkesin ilgisini çekecek güzellikte.
Kısa ama derin anlatımı sevenler, okumalısınız!
******
Kitaptan Alıntılar:
Aşka Dair
Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur; sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı'nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye. (s.6 )
Evlere Dair
Hayalinizde kırlara çardak kurun, kent surları içine bir ev inşa etmeden önce. (s.17)
Akıl ve Tutkuya Dair
Aklınız ve tutkunuz denizlere açılmış ruhunuzun dümeni ve yelkenleridir. Yelkenleriniz ya da dümeniniz parçalanırsa,oraya buraya savrulup sürüklenmekten ya da denizin ortasında hareketsiz kalmaktan başka bir şey gelmez elinizden. (s.28 )
Hazza Dair
Haz bir özgürlük şarkısıdır, ama özgürlük değildir.
Arzularınızın çiçeklenişidir, ama meyvesi değildir. Bir doruğa seslenen derinliktir, ama ne derindir ne de yüksek. Kafese kapatılanın kanatlanışıdır, ama kuşatılan uzam değildir. ( s.38 )
16 Eylül 2014 Salı
Yekta KOPAN - Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri
Yekta Kopan öyküleri okumayı seviyorum. Sizlerle ''Aile Çay Bahçesi'ni'' Aralık 2013 te, ''Bir De Baktım Yoksun'u'' bu ay içinde paylaşmıştım.
Sade ve akıcı anlatımı, öykülerin yaşamımızdan çıktığı halde sıradanlıktan uzak olması öyküleri değerli kılıyor bence.
''Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri'' 2001 yılında yayımlanmış, yazarın 2002 Sait Faik Hikaye Armağanı aldığı kitabı. Elimdeki 2006 yılındaki 4. baskısı. 152 sayfa ve içinde on tane öykü var. Öykülerin adları şöyle;
-Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri,
-Düş Eş,
-Rakı,Su ve Buz,
-Maskeli Süvari,
-Oyun Evi,
-Elma Ağacındaki Cadı,
-Çıkış Noktası,
-Mevsim Normalleri,
-Köprüden Görünüş
-Yayımlanmamış Bir Söyleşi,
Bir süredir üst üste öykü kitapları okuyorum, sizlere de tavsiye ederim, Bir öykünün yoğunluğunu hissederken, yeni bir öyküyle başka bir dünyanın içine giriyorsunuz. Çok keyifli.
Bundan sonra ne okuyacağıma henüz karar vermedim. Genellikle hazırladığım listelerin de, sıraladığım kitapların da sırasına uymayıp, ruh halime göre karar veriyorum!
Dediğim gibi, ''Her kitabın bir okunma zamanı vardır...''
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Yıllar önce defterime yazdığım bir söz geliyor aklıma: ''Sevmenin en zor yanı sevilmek...'' Ne kadar aptalmışım, sevmenin en zor yanının, kendini bir yana koyup, sevildiğini görmek olduğunu anlamak için, yanlızlığımı kendime tekrar tekrar tarif etmem gerekiyormuş demek ki.Yaşatamadığım bir aşkı, yazarak yeniden kazanamayacağımın farkındayım artık. (Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri adlı öyküden. s.24 )
Grundig amcamın en değerli eşyasıydı. Bu kocaman müzik dolabının evdeki diğer eşyalardan çok ayrı bir yeri vardı. Her şeyden önce onun bir adı vardı: Griundig. Sonra o diğer eşyalar gibi sessiz, kendi halinde bir eşya değildi. Evin, amcamın, misafirlerin ve belki de en çok benim neşe kaynağımdı. (Maskeli Süvari adlı öyküden. s.58 )e
Önce büyük bir gürültü oldu. Çalışma masamın üzerindeki kahve fincanı titremeye başladığında, yüreğimin göğüs kafesimi delip dışarı çıkmak istediğini hissettim. Aniden bilgisayarımın ekranı kararıverdi, yerimden kalkmaya çalıştım ama başım döndü sendeledim. Tam o sırada Nalan'ın çığlığını duydum. (Çıkış Noktası adlı öyküden. s.105 )
14 Eylül 2014 Pazar
Alice MUNRO - Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik
Alice MUNRO, 2013 yılı NOBEL Edebiyat Ödülünün sahibi. Daha önce Aralık 2013 te yazarın ''Bazı Kadınlar'' adlı kitabını sizlerle paylaşmıştım. Çocuklar Kalıyor da okumak istediklerimden, bakalım ne zaman sıra gelecek!
Kanadalı yazar 1931 doğumlu, artık yazmayacağına ilişkin bir yazı okudum ama ne derece doğru bilemiyorum.
1922 doğumlu Jose Saramago'nun1998 de Nobel Edebiyat Ödülünü almasını geç bulmuşken, Alice Munro'nun ödülü alma yaşı ile ilgili yorumda bulunamayacağım haliyle!
Kitaptaki öyküleri çok beğendim, öykülere girişi, kurgu, betimlemeler muhteşem. Öykülerdeki kadınlar aile bağları ile özgürlük, evcillik ile bağımsızlık ikilemindeler.Öykülerden Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik ve Ayı, Dağı Aştı Geldi (Ondan Uzakta adıyla) beyaz perdeye aktarılmış.
Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap 365 sayfa
Kesinlikle okunmaya değer, benden söylemesi...
******
Kitaptan Alıntılar :
Bill'in bunlardan biri olup olmadığını bilmiyorum ama sırtında bir yenilgiler, çekilmiş dertler ve alınmış dersler geçmişi taşıyormuş gibi bir hali kesinlikle vardı. Ayrıca hatalı oldukları anlaşılmış seçimleri ve beklenen sonucu getirmemiş talihi centilmence kabullenirmiş gibi bir hali de vardı. ( Aile Mobilyaları adlı öyküden. s.124 )
Tecrübelerim erkeklerin böyle olmadığını gösteriyordu. Onlar ürkütücü olaylara ilk fırsatta arkalarını döner, bir şey olup bittikten sonra bir daha sözünü etmenin ya da düşünmenin yararı yokmuş gibi davranırlardı. kendi kendilerini ya da başkalarını galeyana getirmek istemezlerdi. ( Aile Mobilyaları adlı öyküden s.129 )
Sanki gökyüzünün büyük bir bölümü geri kalanından kopmuş, telaşla, kararlılıkla aşağı iniyor, tam seçilemeyen bir canlının şekline bürünüyordu. Önünden yağmur perdeleri -tül değil, çılgınca savrulan kalın perdeler- ilerliyordu. Üzerimize yağan hala hafif, tembel damlalar olduğu halde yağmur perdelerini açıkça görüyorduk. Sanki bir pencereden dışarı bakıyor, camın parçalanacağına inanmıyorduk; sonunda parçalandı ve yağmurla rüzgar bir arada üzerimize çarptı, saçlarım havalanıp kafamın tepesinde bir yelpaze gibi açıldı. Cildimin de az sonra aynı şekle girebileceğini hissediyordum. ( Isırganotları adlı öyküden s.209 )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














