kitapçayaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapçayaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Nisan 2017 Perşembe
Mürselin KURT - Akvaryumda Ölü Bir Balık
Mürselin Kurt'un güçlü kaleminden hemşire Mutlu'nun dramı.
Tutkuyla başlayan binlerce evlilikteki gibi yıllar içinde kadın için ölü taklidi yapılan bir yaşam. Kimi akvaryumda, kimi kafeste yaşayan kadınlardan biri hemşire Mutlu. Sıradan bir kaza nedeniyle hastanede psikolog olan ablası tarafından bakılmak zorunda kalıyor.
Aile içi ilişkiler, evlilikler, anneler, babalar, çocuklar...
Herkesin kendinden, çevresinden birşeyler bulabileceği çarpıcı bir roman.
Daha Önce Mürselin Kurt'un Adımdan Önce ve Karanlıkta Körebe romanlarını da tanıtmıştım. Hepsi birbirinden etkileyici, çarpıcı.
Mürselin Kurt'un kalemiyle henüz tanışmamış olanlar; vakit kaybetmeden okuyun derim.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Baba evinde onca yıl bir fiske bile yemeyen kardeşim sersemlemiş, eli kızaran yanağında, öylece kalakalmıştı, belli ki çok da utanmıştı. Annemle bende birbirimize bakmış, tokadı biz yemiş gibi donup kalmıştık. ( s.28 )
O yıl, ben Ankara'nın bozkır sıcağında deli gibi çalışırken, o güzelim tatil cennetinde yaşadığı yazın keyfine doyamadı Mutlu. Kocasıyla Gökova' nın bilinmedik tüm koylarını gezip saklı kalmış tüm plajlarında yüzdüler, gündüzleri kokulu çamların altında piknik, geceleri azmak boyunda romantik yürüyüşler yaptılar, geleceğe dair hayaller kurdular. (s.58 )
Onu tanıdığımı sanıyordum, hani nasıl denir, ciğerini bildiğimi... Oysa yüzünde donup kalmış o sır dolu ifadeye bakarken gözümde tek bir fotoğraf canlanıyordu: Açık yeşil, yumuşak, pürüzsüz, ince kanatlı minik bir gece kelebeğiydi o, ışığı açınca hemen içeri girip perdeye konan, elimizi yaklaştırdığımızda uçmayan, kolayca yakalanıveren, savunmasız bir gece kelebeği.. (s.119 )
13 Şubat 2017 Pazartesi
Vamık D. VOLKAN - Fanustaki İnsanlar
Psikoloji alanında eğitim almasam da, psikanaliz sürecine ve
psikanalitik öykülere oldum olası ilgi göstermişimdir. Bu ilgim nedeniyle
psikanalitik süreçleri konu edinen kitapları araştırıyor, fırsat buldukça
okuyorum. Vamık Volkan’ın bu kitabı da bu araştırmalar sonucu okuduğum ve çok
faydalı bulduğum bir kitap oldu. Psikoloji ile alakalı olan insanlar Prof.
Vamık Volkan’ın alanındaki uzmanlığını ve “ününü” bilirler. Ankara Üniversitesi
Tıp Fakültesi mezunu olan Volkan, ABD’ye yerleştikten sonra eğitimini burada
sürdürmüştür. 400’ü aşkın bilimsel makalesi, 48 adet kitabı bulunmakta olan
yazar, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir.
Fanustaki İnsanlar, abartılmış narsizmi bulunan bir kadın ve
bir erkek danışanın terapi sürecini anlatan 181 sayfalık bir kitaptır. İki
kişinin de çocukluktan gelen ve ailesinden kaynaklanan “sevgi eksiklikleri”
vardır. Bu “sevgi eksiklikleri” kendilerine olan sevgilerinin sıradışı bir
şekilde artmasına yol açmıştır. Kitapta, bu iki kişinin hayatlarında olan biten
ve abartılmış narsizme sebep olan olayları kavraması üzerinde durulmuştur.
Kitap, ilgi çekici olmasının yanısıra okuru olayın
içerisinde, adeta hasta ile doktorun yanında 3. Sandalyede oturuyormuş gibi
hissettiriyor. Kendinizi asla yabancı hissetmediğiniz bu ortamda, danışan hasta
ile bağ kuruyor, olayları kendi hayatınızla da ilişkilendiriyorsunuz.
Psikanalitik süreçleri anlatan çoğu kitapta olduğu gibi, bu kitap da olayların
ilgi çekiciliği ile okuru kendisine bağlıyor ve bir an olsun düşmeyen dinamiği
ile okura çok şey katıyor. İlgisi olan herkese Alfa Yayıncılık tarafından yayınlanan bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
“Psikolojik yardım için başvuran kişilerle bir-iki saatlik
görüşmemin ardından kendime bu kişiyi divanıma yatırırsam “neyi tedavi
edeceğim” sorusunu sorarım. Bu sorunun cevabını analiz süreci boyunca
geliştirir ve bazen de değiştiririm. Brown’un hayat hikayesini dinledikçe,
Brown’un ailenin adına ve şanına önem verilen fakat duyguların doğrudan
ifadesinin kısıtlı olduğu bir ortamda yetiştiğini anladım”. (s. 27)
“uzun yıllar önce bir yaz, yirmilerinde güzel bir kadın,
kendisi gibi yirmili yaşlarda olan iki yıllık kocasıyla sahildeki bir otelde
tatil yapıyordu.Biraz uzaktan bakıldığında, mutlu bir çifte benziyorlardı fakat
adam ne zaman başka erkeklerin karısına baktıklarını düşünse, özellikle de
karısı bikiniyle sahilde dolaştığında kıskançlıktan kuduruyordu. Bir sabah
karısı denizde yüzerken etrafında ona hayranlıkla bakan birçok genç adamın da
yüzdüğünü ve bazılarının karısıyla sohbet ettiklerini gördü. Kıskançlıktan gözü
dönen genç adam önce ne yapacağnı bilemedi. Öğleden sonra karısını sahildeki
tenha bir yere götürdü ve birlikte yüzmeye başladılar. Yüzerken birden
karısının başını suyun altına soktu ve onu dehşete düşürmeye yetecek kadar bir
süre öylece bastırdı. Soluksuz kalan karısı tam boğulmak üzereyken, onu bıraktı
ve nefes almasına izin verdi” (s. 85 )
“aylar boyunca Jennifer cam vazosunun içinde saklanmakla
çocukluğu, erişkinliği ve benimle olan ilişkileri arasındaki bağlantılar
üzerinde araştırma yapmak arasında gidip geldi. Eğer çocukluktaki duygularını
hatırlamak onu rahatsız ederse, ofisime birbiri ardına görkemli giysiler giyip
gelerek beni gösterdeci davranışlarının tanığı haline getiriyordu. Bu şekilde
haftalarca kendimi bir moda şovundaki izleyici gibi hissettim. Eğer kardeşi ona
kendisini ihtişam içinde gösteren bir fotoğraf yollarsa, Jennifer kendisine
olan narsistik yatırımını daha da abartıyordu. Kendisiyle olan bir görüşmemi
erteleyişimi onu reddetmem ve başka bir kadınla randevulaşmam olarak algılarsa,
izleyen görüşmeleri boyunca hangi ünlü markaların elbiselerini aldığından
bahsediyor ya da Glover’dan ona yeni mücevherler almasını istiyordu.” ( s. 135 )
22 Aralık 2016 Perşembe
Erhan BENER - Acemiler
Erhan BENER' in ilk romanı olan Acemiler, 1952 yılında yayımlanmıştır. Elimdeki roman Ayrıntı Yayınlarının 2012 ilk basımı.
1929-2007 yıllarında yaşayan E. Bener otuzun üstünde kitap yazmış, ulusal ve uluslararası pek çok da ödül almıştır.
1952 yılında üç gencin kişiliklerinin, düşüncelerinin toplum içinde yavaş yavaş şekillerinirken, o dönemin Türkiyesinin sosyal, kültürel, ekonomik yapısı da okura yansıtılmaktadır. Yaşamı, toplumu anlamaya çalışan gençlerin ruhsal çatışmaları, acıları çok güzel aktarılmış. Yazarın derin ruh tahlilleri romana ayrı bir değer katmış bence.
Roman , 190 sayfa ve Türk Edebiyatında özel bir yere sahip, yayımandığı yıllarda kişilerin iç dünyasını, iç çatışmalarını ayrıntılı anlatmasındaki başarı nedeniyle E. BENER Dostoyevski'ye benzetilmiştir. Okumaya değer bir roman.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
- Hanım, derdi. Senin namusuna sözüm yok, amenna, ama elin iti kopuğu bilir mi bunu? Öyle pencere önünde oturmasan iyi edersin!
Böylece, pencere önünde oturması yasak edildiği günden beri Melehat Hanım için, hele sıcak yaz aylarında, karşı mescidin sarmaşıklı duvarını seyretmek, kutsal bir suç tadı taşımaya başlamıştı. Miyop gözlerini kısarak, sararmış parmaklarında köylü sigarası, bu yıkık duvarı seyrederken neler düşünmezdi. ( s.35 )
Kendisini büsbütün kapıp koyuvermek için derin bir istek duyuyordu ama içindeki sessizliğin birdenbire yok olduğunu farketti. Burada evler vardı. Evlerin içinde insanlar. İnsanların birtakım düşünceleri, kavgaları, töreleri vardı. Her biri kendi yaşamını sürdürüyor, ötekilerle ancak kendilerini ilgilendirdiği ölçüde ilgileniyorlardı. En iyileri, iyilik apmayı değil, kötülük yapmamayı düşünüyorlardı ancak. (s. 184 )
9 Aralık 2016 Cuma
Burhan SÖNMEZ - İstanbul İstanbul
Kuzey ve Masumlar'dan sonra İstanbul İstanbul, Burhan Sönmez'in 2015 te yayımlanan üçüncü romanı.
2011 de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alan yazarın daha önce Masumlar'ını da paylaşmıştım sizlerle.
İstanbul İstanbul da Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo ve Küheylan Dayı'nın yerin üç kat altındaki hücrede, işkenceye dayanırlarken birbirlerine anlattıkları İstanbul hikayeleriyle yaşama tutunma savaşı anlatılıyor aynı zamanda.
Neyin gerçek olduğunu anlamaya çalışmak, okumak.. Etkileyici, sarsıcı, soluklanarak okuyacağınız bir roman.
Romanın son sözü Hallac-ı Mansur'a ait ve romanın özeti adeta.
''Cehennem , acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir. ''
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
Kütüphanenin avlusuna girer girmez, caddedeki telaşın yok olduğunu hissettim. Eski bir kente vardığımı sandım. Yüzlerce yıl önce döşenmiş mermerler, oyma taşlar ve bronz işlemeler, unutulmuş bir çağa aitti. Kuşlar kanatlarını yavaşça çırpıyor, yaprak döken güller kışa hazırlanıyordu. Etrafa merakla bakarken, insanın telaşsız yaşamayı hak ettiğini, mekanların buna imkan verebildiğini düşündüm. Serin kütüphanedeki zaman, kentin zamanından ayrı akıyordu. Zaman burada ileri veya geri gitmiyor, başka bir yerçekimine kapılmış gibi kendi etrafında dönüyordu. (s.49
Başım dönerken şahdamarımda çarpan ses, kalbimin değil zamanın sesiydi. Geçmişten gelip geleceğin dalgakıranına vuran ve beni orada kendi halime bırakan zamanın. (s.188 )
23 Kasım 2016 Çarşamba
Jean-Philippe TOUSSAINT - Mösyö
Jean-Philippe TOUSSAINT 1957 Brüksel doğumlu, Sanat Tarihi eğitimi almış. Banyo ve Fotoğraf Makinesi kitapları da dilimize çevrilmiştir. Henüz okumadığım yazarları tanıma isteğiyle edindim bu kısa romanı.
Ayrıntı Yayınlarından yayınlanan roman 78 sayfa. Yazarın okuduğum ilk kitabı.
Romanın kahramanı Mösyö'nün sakinliği, olaysız yaşama isteği, kendi döngüsünden çıkmak istememesi okuru da sarıyor adeta. Daha önce sizlerle paylaştığım Roman Graf'ın Bay Blanc adlı romanını, Bay Blanc' ı anımsattı bana. Kitabın arka kapak yazısında da Mösyö'nün çağdaş Oblomov'u çağrıştırdığına değinilmiştir.
Sıkılmadan, yorulmadan okuyabilirsiniz.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan alıntılar :
Mösyö, Paul Guth gibi ideal bir damat imajıydı.
Yine de nişanlısıyla ilişkileri koptuktan sonra Parain'ler onu evlerinde tutmaktan biraz tedirginlik duyuyor olmalıydılar. Doğruyu söylemek gerekirse Mösyö'nün nişanlısıyla aralarının neden bozulduğu konusunda bir fikri yoktu. Gerçekte bu işi pek iyi takip ettiği söylenemezdi. Anımsadığı tek şey kendisine yapılan sitemlerin haddi hesabı kalmamış olmasıydı. ( s. 21 )
Şu anda Mösyö'nün etrafında karanlık basmış gibiydi. Sandalyesinin üzerinde başı arkaya kaykılmış bir halde hareketsiz durmakta olan Mösyö, ruhu ufkun eğriliklerine doğru gerilmiş bir halde yeni baştan gözlerini gökyüzünün enginliğine çevirdi. Bütün gece, gökyüzünün derinlikleri aydınlanıncaya kadar, sakin sakin soluyarak, uzakta, evrenin belleğinde, gezinip durdu. Orada dinginliğe ulaştığında, Mösyö'nün aklında hiçbir düşünce kımıldamaz odu. Aklı dünya idi, görüşmeye çağırdığı dünya.
Evet. Mösyö biraz sonra sıkılacaktı. ( s.67 )
17 Ekim 2016 Pazartesi
Haruki MURAKAMİ - Sputnik Sevgilim
Benim gibi bilmeyenler için ''sputnik'' ne demek onu açıklayayım önce. Sputnik, 1957 yılında Sovyetler Birliğinin uzaya fırlattığı, 58 cm. çapında, 83,6 kg ağırlığında ilk yapay uydu imiş. Sözcük anlamı ise ''yoldaş.''
Murakami okumayı seviyorum, Hem modern dünyanın gerçekliği, hemde gizemli boyutlarda kurguluyor romanlarını. Sputnik Sevgilimde yine karakterler yalnız.
Kitabın anlatıcısı K., genç, bekar, nazik ve zeki bir ilkokul öğretmeni. Aşık olduğu Sumire ise yazar olma tutkusuyla üniversiteyi terk etmiş. Mui, Sumire'nin aşık olduğu, kendinden on yedi yaş büyük, evli bir kadın.
Yalnızlık, aşk, cinsellik ve paralel evren ana tema. Murakami yine müzik bilgisini serpiştirmiş ara ara. Gerçeklik ile farklı boyutlarda geçen roman okunmaya değer. Murakami'nin tüm kitaplarını okumak istiyorum aslında, umarım fırsatım olur.
1999 yılında yazılmış, Türkçeye yeni çevrilmiş roman 224 sayfa ve Doğan Kitap tarafından yayınlanmış.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Ben bu kadına aşık oldum. Bir anda farkına vardı Sumire. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı ). Ve beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. (s.34 )
Bazen çok tatlı olabiliyorsun. Noel, yaz tatili ve yeni doğmuş yavru köpeklerin toplamı gibi. (s.61)
O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak, sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiç bir yere gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. (s.131 )
26 Temmuz 2016 Salı
Murathan MUNGAN - Harita Metod Defteri
Severek okuduğum Murathan MUNGAN'ın son kitabını sizlerle paylaşmak istedim. Harita Metod Defteri. Hangimizin yoktu ki..
Murathan Mungan, çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını Harita Metod Defterine sığdırırken, o yılların sadece Mardininin değil, Türkiyesinin de sosyal kültürel yapısını sergiliyor aslında.
Okurken ister istemez o yıllardan bugüne neler değişmiş yaşamımızda, düşünce yapımızda diye düşünürken buldum kendimi.
Anıları okurken - Mardin'in benim yaşamımdaki özel yeri nedeniyle- daha da ilgiyle,adeta eski bir dostla buluşmuşum duygusunu yaşadım. İlkokula başladığım, yıllar sonra da meslek yaşamımım ilk üç yılında yaşayıp, köklü dostluklar edindiğim güzel şehir..
Keyifle, bazen de hüzünle okudum. Fırsat buldukça okumaya çalıştığım yazarlardandır M. Mungan.
Metis Yayınları tarafından yayınlanan eser, 413 sayfa.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
1950' lerin karanlığı... Dört kadın, bir çocuk dağılmışlar, Büyükdere' de bir bahçede yapılan Demokrat Parti balosu olduğu söyleniyor. Yeni bir Türkiye yönetimi için oradalar. Büyükdere' de bir bahçedeler, yan yana durmaya çalışıyorlar, birbirlerinin yanı başında ve her biri kendi başına çok uzaklarda. onları bir arada tutan derin bağ ve söylenmemiş onca söz... (s.194 )
Gökyüzünün kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bütün bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikayeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikayeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde şehir size sırlarını açar. (s. 242 )
6 Temmuz 2016 Çarşamba
Giorgia BASSANİ - Altın Gözlük
Sıcak yaz günlerinde Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi kalınca bir romanı henüz bitirmişken, bu kez de ince bir roman seçtim kitaplarımın arasından. Yazarın Finzi-Contini'lerin Bahçesi ise okuyacaklarımın arasında.
Ramazan Bayramı tatili nedeniyle evde, Karadenize karşı keyifle, daha çok okumaya çalışıyorum.Okuduklarımın büyük bir kısmını sizlerle paylaşıyorken, kendi arşivimi de oluşturuyorum bir yandan.
YKY Yayınlarından, doksan sayfa. Bir solukta okudum. Sade, sürükleyici, okurken filmi çekilse ne iyi olur diye de düşündüm.
Mussolini döneminde yavaş yavaş Alman naziziminden etkilenme dönemi başlarken Ferrara kentindeki Yahudi bir öğrencinin -aynı zamanda romanın anlatıcısı- orta yaşlı, ünlü doktor Fadigatiyle arkadaşlığından o dönem yaşananlar hakkında bilgi sahibi olurken, doktorun eşcinselliği nedeniyle düştüğü yanlızlık ve drama da tanıklık ediyoruz. Çarpıcı bir roman.
Ön yargılar, toplum baskıları hafiflemeli, herkesin hoşgörüyle, empati yaparak yaşaması hayal olmamalı. Hep birlikte Bay Blanc gibi İsviçre vatandaşı olacak halimiz yok ya! Daha çok okuyalım, okutalım lütfen. Herkes özgürce nefes alsın, yaşasın ülkemde.
Keyifli okumalar, iyi bayramlar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Fazla meraklı olmamayı, ''vazgeçmeyi'' bilmek, anlamakla eşdeğerdi. (s.15)
Kendi kuşağından pek çok diğer İtalyan Yahudi'si gibi romantik, vatansever, politik bakımdan saf ve deneyimsiz olan babam da 1919 yılında cepheden döndüğünde, Nazi kimliğini almıştı. Böylelikle, ''ilk dakikasından'' itibaren faşist olmuş ve öyle de kalmıştı.; üstelik dürüst ve alçak gönüllü kişiliğine rağmen. (s.47)
Geçen yaz olanlardan sonra, artık kendime hoşgörülü davranamıyorum. Yapamam, yapmamalıyım. bazı zamanlar aynanın karşısında tıraş olmaya bile katlanamadığıma inanır mısınız? En azından başka bir biçimde giyinebilseydim! Bu şapka olmadan... bu parka... iyi insan görüntüsü veren bu gözlükler olmadan siz yine de beni görüyor musunuz? (s.79 )
24 Haziran 2016 Cuma
Roman GRAF - Bay Blanc
İyi ki okumuşum dediğim bir roman.. Ayrıntı Yayınlarının indirimli yayınlarından, son aldıklarımdandı.
Kitabın arka kapağındaki açıklamayı ilginç bulmuştum. Daha önce okumadığım İsviçreli 1978 doğumlu Roman Gray'in ilk romanı ve birkaç tane de ödül almış. 2008 Studer/ Ganz Ödülü, 2009 Mara_Cassens Ödülü ve 2010 'da en umut vadeden yazarlara verilen Bremer Edebiyat Ödülü.
Hep duyarız en prestijli vatandaşlık, İsviçre vatandaşlığı, pasaportları bile kimlik kartı gibi, vatandaşlarının kabul edilmeyeceği ülke yok diye..
İşte Roman Gray'de İsviçreliliği, düzenli, sakin ve steril yaşamı takıntı hale getirmiş Bay Blanc'ı anlatıyor bize. Orta yaşlardan yaşlılığını nasıl yaşadığına kadar. Tabii annesi ve hayatındaki diğer iki kadın olan eşi Vreni ve üniversite yıllarındaki sevgilisi Heike'yle birlikte.
Pek çok ödül almış bu ilk romanı ben çok beğenerek, keyif alarak okudum. Okumanızı öneririm..
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
Birisi ona tavsiyede bulunsa ya da bir psikolog mutlaka tatile çıkmasını önerse bile, ne işe yarayacaktı ki bu? Annesi ölmüştü, hiçbir şey onu geri getiremezdi. Üstelik hayatı boyunca İsviçre'den sadece bir kez ayrılmış, Cambridge'te geçirdiği dönem de esasen hayatında hiç iz bırakmamıştı. Onlarca yılı İsviçre'de geçirdikten sonra, yurtdşına çıkmayı eskisine oranla zaten pek canı istemezdi, annesi öldüğü için bunu yapacak gücü de zaten kendinde bulamazdı. (s.38 )
Titremeye karşı koyamıyordu. Kendini yere bıraktı,dizlerinin üzerine çöktü, çiçek saksısını huşu içinde mezarın üstüne koydu. Yüzüğü eline alıp konuşmaya başladı. Heike'nin onu duyabileceğinden emindi, bir yerlerde onu duyuyor olmalıydı. Heike'yi çok net bir biçimde hatırlarsa, Heike yanında oluyor, o zaman Bay Blanc yalnız kalmıyordu. Anıları kuvvetliydi ve ona güç veriyordu. (s.130 )
İşte o anda Bay Blanc, bütün bunları özlemeye başladı. Hatta o eğri büğrü kaldırımları ve köpek pisliklerini bile özlemişti. Polonya'nın kaldırımlarını İsviçre'nin temiz, güvenli kaldırımlarına tercih ederdi. İsviçre' deki kaldırımlar dar ve temizdi, insanlar tek başlarına yürürdü, okakta size karşıdan yaklaşanlar ise cesetlerden farksızdı. ( s.138 )
Etiketler:
bayblanc,
isviçre,
kitapçayaşamak,
romangraf
7 Haziran 2016 Salı
Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKİ - Yeraltından Notlar
Yoğun okuduğum dönemlerde ard arda Dünya Klasiklerinden okuyup ne çok tad alırdım.. Özlemişim. Daha önce elime kötü çevirisi geçip okuyamadığım Dostoyevski' nin bu kez İş Bankası Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisinden aldığım Yeraltından Notlar'ını okumam doğru seçim oldu doğrusu.
Okumaktan tad almanın, devamında iyi okur olabilmenin ön koşulu Rus Edebiyatı ve Dünya Klasikleriyle okumaya başlamakmış gibi geliyor bana. En azından bende öyle olmuştu!
Dostoyevski diğer romanlarında olduğu gibi Yeraltından Notlar'da da roman kahramanının iç dünyasını, çelişkilerini, dünyadan soyutlanmış yaşarken iç çatışmalarını çok güzel yansıtmış.
Özellikle Suç ve Ceza ve Öteki okuduklarımın arasında en beğendiklerimdendir.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
Keşke tembellik yüzünden hiçbir şey yapamasaydım. Tanrım, o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. Tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım. (s.21 )
Biz Ruslarda, genel olarak şu manasız, aklı yıldızlarda Fransız veya Alman romantiklerine rastlayamazsınız; hele Fransızlar, bütün Fransa barikatlarda can vermek üzere olsa, nezaket için olsun değişmez, ömürlerinin sonuna kadar aptal aptal yıldızlara şarkı söylemeye devam ederler. Bizde, Rus toprağında aptal bulunmadığını biliyoruz; Alman diyarlarından farkımız da budur. ( s.50 )
Henüz on altı yaşında olduğum halde kabuğuma çekilmiş, onları hayretle inceliyordum; daha o zamanlar bile görüşlerinin darlığı, uğraştıkları şeylerin, oyunlarının, konuşmalarının manasızlığı beni hayrete düşürüyordu. O kadar önemli olayları fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister istemez onları kendimden aşağı saymaya başladım. ( s. 72 )
25 Mayıs 2016 Çarşamba
Ayfer TUNÇ - Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
70'li yıllarda çocukluğunu yaşayanlar Ayfer TUNÇ'un bu anı kitabıyla o yıllara dönmek, unuttuğunuzu sandığınız pek çok ayrıntıyı okurken yeniden yaşamak ister misiniz?
Benim çocukluk yıllarıma denk geldiği için keyifle okudum kitabı. Kimbilir kaç kere ''Bir maniniz yoksa annemler size gelecek'' demişimdir..Bölük pörçük hatırladıklarım ne kadar az diye düşünürken adeta çocukluğumu bana armağan eden Ayfer TUNÇ' a yürekten teşekkür ederim.
Anı türünde okumayı severim. Okuduğum kitapları çocuklarımın da okuması ise içten içe en büyük isteğimdir.
Kitap 494 sayfa. Kalınlığı başta okuyamama hissi uyandırıyorsa da, anıların sürükleyiciliğine kaptırıyorsunuz kendinizi. Daha önce YKY 32 basımını yapmış, elimdeki ise Can Yayınevi tarafından yayınlanan 9. baskısı.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar :
Pazar günleri Telespor adıyla yayınlanan bu programlar esnasında, atletli babalar spor-toto kuponlarını dizlerine koyarlar, birçok maça canlı bağlanılır, skor öğrenilir, maç aralarında skeçler yayınlanır, dönemin canlı yayın sunucularından Cenk Koray ve Güneş Tecelli espriler yaparlar, canlı yayında şarkı söylemek üzere gelmiş fazla ağır top olmayan şarkıcılarla sohbet ederler; küçük yarışmalar, Pembe Panter ve Bay Meraklı gibi çizgi filmlerle bir pazar günü doldurulurdu. (s.136 )
Bayramlarda özellikle başka şehirlerde yaşayan tanıdıklara, eş dosta, ahbaplara, aile dostlarına muhakkak kart atılarak bayramları ''kutlulanır'' dı. Başka şehirlerde yaşayan aile dostları arasında bir kartlaşma söz konusuysa gönderilen şehrin manzarası seçilir, genç kızlar sevdikleri arkadaşlarına çiçek, bebek, artist fotoğraflarından oluşan kartlar göndermeyi tercih ederlerdi. (s.336 )
Gündelik oturmalar kabul günlerinden farklı bir misafirlik türüydü. Teklifsiz gidilmeyen bir komşuya ve uzun zamandır ziyaret edilmemiş bir ahbaba gitmek için birkaç kadın sözleşirler, ev sahibine haber vermek üzere bir çocuk gönderirlerdi. Çocuğa ne diyeceği belletilirdi.Çocuk annesinin ve diğer ''teyzelerin'' gitmek istedikleri kadının kapısını çalar, tam öğretildiği şekilde ''Bir maniniz yoksa annemler size gelecek,'' derdi. Böyle durumlarda ev sahibinin misafiri kabul etmemek için, çok sıkı bir mazeret beyan etmesi gerekirdi. (s.384 )
6 Mayıs 2016 Cuma
Irvın YALOM - Günübirlik Hayatlar
1931 doğumlu Rus kökenli Yahudi asıllı A.B.D lı psikiyatrist, varoluşçu, psikoterapist yazar ve eğitici olan Yalom halen Standfort Üniversitesi'nde psikiyatri profesörüdür.
Yalom'un 85 yaşına rağmen aktif çalışma hayatını sürdürmesine gıpta ettim. Ofisinin Silikon Vadisinde, Palo Alto'da olduğunu bilmek heyecanlandırdı beni. Kimbilir oğlumu ziyaret ettiğimde, I.Yalom'un kapısını çalıp kitabımı imzalatabilirim belki de..
Hukuk eğitimi almasaydım psikoloji okumayı isterdim. Bu anlamda psikolojiyi ilgilendiren kitaplar okumaktan hoşlanıyorum. Okuduklarımdan yararlanmaya çalışıyorum. Atıfta bulunulan Marcus Aurelius'un Düşünceler'ini merak ettim. Araştırıp okumak için notumu aldım.
Günübirlik Hayatlarda'da I.Yalom, psikoterapi seanslarından, hastalarından edindiği deneyimleri paylaşıyor. On ayrı deneyim öykü haline getirilmiş. İçsel, bazen de fiziki yüklerden kurtulmak, yaşamı yaşanabilir hale getirmenin yollarına okuyarak tanıklık etmek istiyorsanız keyifle okuyabilirsiniz bu kitabı.
Pegasus Yayınlarından, 205 sayfa.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Seksen ikinci yaş günüm yaklaşırken bu denizde benim için de bir şeyler olup olmadığını merak ettim. Hala yaşam ve merak doluydum ama tanıdığım ve sevdiğim pek çok kişiyi kaybetmiş olmak beni üzüyordu. Bazen kaybolan gençliğimin yasını tutuyordum. Bazen de giderek yıpranan iskeletim, gıcırdayan eklemlerim, zayıflayan göz ve kulaklarım dikkatimi dağıtıyordu. Yine de günün an be an battığının, nihai karanlığa her geçen gün daha da yaklaştığımın farkındaydım. Düşünceler'i açtım, sayfaları hızlıca taradım ve bana hitap eden bölümü buldum:
O halde sana ait olan bu ufak zaman diliminden doğayla uyum içinde geç ve memnuniyetle tamamla yolculuğunu. Tıpkı olgunlaşan bir zeytinin, düşerken kendisini yaratan doğaya ve üstünde büyüdüğü ağaca şükran duyması gibi. (s.199 9)
26 Şubat 2016 Cuma
Orhan PAMUK - Kırmızı Saçlı Kadın
2006 yılında Nobel Ödülünü alan Orhan Pamuk'un en son Masumiyet Müzesi' ni okumuştum.
Kırmızı Saçlı Kadın yazarın son romanı.
Kolay okunuyor. Ancak kitabın beklentimi karşılamadığını söyleyebilirim. Romanın kurgusunda Sophokles' in Kral Oidipus' u ile Firdevsi' nin Rüstem ve Sührab' ı ile paralellik yaratılmaya çalışılmışsa da, zorlama olmuş, ben tad alamadım. Bir de romanların kıyısına köşesine sıkıştırılmış siyasi, sosyolojik genellemeler yapılıp göya mesaj verilmeye çalışılması da bana itici geliyor. Maalesef bazı yazarlar da bunu yapıyor!
Kuyuculuk gibi kaybolmuş bir mesleği tanımak ve Mahmut Usta'nın kuyu kazdığı kitabın ilk bölümü, çırağı Cem'in duyguları güzel yansıtılmış. Kitabı okuduktan sonra kuyulara farklı gözle bakacağınız mutlak.
Orhan Pamuk sevenlere tavsiye ediyorum, ben yazarın uzun yıllar önce yazdıklarından daha çok tad alıyorum, Sessiz Ev okuyacaklarım arasında sırasını bekliyor.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Cırcırböceklerinin hiç kesilmeyen ve tek ses gibi işittiğimiz vızıltısı vardı. Bu incecik sesin altındaki derin ve belirsiz uğultu otuz kilometre uzaktaki İstanbul'un homurtusuydu. Bu uğultuyu ilk geldiğimizde işitmemiştim. Bu sesin üzerine başka sesler düşüyordu: Kargaların, kırlangıçların ve tanımadığım sayısız kuşun kimisi haykırır gibi, kimisi yalvarır gibi, kimisi şikayetçi bir edayla çıkardığı sesleri dinliyorduk; ....... (s.44 )
Çadıra dönünce gene ağlamaya başladım. Son bir ayda Mahmut Usta ile paylaştığımız her şey bana şimdi dayanılmayacak kadar hüzün veriyordu. Çaydanlık, yüz kere okuduğum eski gazete, ustamın üstten bantlı plastik lacivert terlikleri, ustamın kasabaya inerken giydiği pantolonun kemeri, ustamın çalar saati... (s.84 )
19 Şubat 2016 Cuma
David LEAVITT - Otel Francfort
Son günlerde keyif aldığım kitaplar üst üste gelince daha tempolu okumaya başladım yine.
Otel Francfort' u beklentimin üstünde buldum. Roman 1940 Portekiz'inde, Lizbon'da geçiyor. Büyük savaştan kaçan binlerce göçmen gibi Amerikalı Pete ve Julia Winters ile Edward Iris Freleng çiftinin Amerika'ya gidecekleri gemiyi beklerken birbirleriyle tanışıp yakınlaşmaları, o dönemin atmosferinde evliliğin, aşk ve cinselliğin farklı yaşanması çarpıcı anlatılmış.
Okunmaya değer, bir anda romanın atmosferi sarıyor insanı.
Her zamanki gibi yazarın diğer yazdıklarını merak ediyorum ama elimde okunma sırasını bekleyen ve postada olup elime ulaşacak o kadar çok kitap var ki..
Sizlere keyifli okumalar.
******
Kitaptan Alıntılar :
Nerede tanışmıştık... Şunu belirtmeliyim ki onunla tam olarak nerede tanıştığımızı hayatta anımsayamam; tek bildiğim, bir konferans, bir resital ya da bir şiir dinletisinden sonra düzenlenen resepsiyon sırasında gerçekleşmiş olduğu. Yirmili yılların New York'unda konferanslar, resitaller ve şiir dinletileri, kendisini huzursuz hisseden ve ne yapacağını bilemeyen amaçsız kitlelerin özellikle ilgi gösterdiği ortamlardı; ben de her iki topluluğun resmi üyesi gibiydim. ( s. 38 )
Yahudiliğinden, New York'taki yaşantısından vazgeçtiği gibi ya da modası geçmiş bir elbiseyi çıkarıp atar gibi
sıyrılıp kurtulamaması, karımı sanırım büyük bir düş kırıklığına uğratmıştı. ( s. 57 )
Etiketler:
davidleavitt,
kitapçayaşamak,
lizbon,
otelfrancfort,
portekiz,
yky
16 Şubat 2016 Salı
Simone De BEAUVOIR - Moskova' da Yanlış Anlama
İyi ki okumuşum!
Bunu hissetmek ne güzel bir duygu.. Araştırarak, kendimce sınıflandırarak, edebi değeri olan kitaplar seçip okumaya çalışıyorum.
Beğenime uyacağını düşünerek ''iyi okur'' arkadaşımın armağanı Moskova'da Yanlış Anlama. Ne kadar makbule geçti.
Feminist yazar Simone de Beauvior 1908-1986 yılları arasında yaşamış, Varoluşçuluğun kuramcısı Jean Paul Sartre ile aşkları ise dünyada en fazla merak edilen ilişkilerden biri olmuştur.
Bu uzun öyküde emekli öğretmen Andre ve Nicole'ün Andre'nin ilk evliliğinden olan kızı Macha'nın yanına, Sovyetler Birliğine yaptıkları seyahat sırasında yaşadıkları yanlış anlamanın krize dönüşmesi, ilişkilerinde kırılma noktasına gelmeleri her ikisinin bakış açıları ve iç sesleriyle öyle güzel anlatılmış ki.. Gençlerin yaşlılığı anlayabilmelerine bile yardımcı olacak bir uzun öykü.
Yaşı ileri olanlar ise okuyacak, düşünecek, sorgulayacak zaman zaman.
YKY tarafından 2014 yılında yayımlanan kitabın elimdeki 2. baskısı ve 84 sayfa.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Genç kalmak hayatiyetini, neşeni, akıl sağlığını korumak demektir. O zaman, yaşlılığın payına düşen de alışılmışın dışına çıkmamak, sızlanıp durmak, beyni sulanmışlık oluyor. (s.37 )
''Seksen üç yaşında insanın bir geleceği yoktur; bu da şimdiki zamanın bütün güzelliğini alır götürür.'' (s.42 )
Zaman okyanusunda daima yenilenen dalgaların dövdüğü, yerinden oynamayan ve yıpranmayan bir kayaydı o. Şimdiyse akıntı onu sürüklüyordu, ölümün kıyısına vurana kadar da sürükleyecekti.
Hayatı trajik bir şekilde hızla geçip gidiyordu. Buna karşılık onun saat saat, dakika dakika,damla damla içi çekiliyordu. (s.56 )
(Simone De Beauvoir, J.Paul Sartre, Che )
10 Şubat 2016 Çarşamba
Antonio TABUCCHI - Pereira İddia Ediyor
1943 doğumlu İtalyan yazar Antonio TABUCCHI, Fernando Pessoa'ya olan hayranlığı ve yazarın eserlerini ana dilinde Portekizce okuma isteği nedeniyle Portekiz dili ve edebiyatına yönelmiştir.
Çeşitli üniversitelerde ders vermiş, eserleri kırktan fazla dile çevrilmiştir, pek çok da ödül almıştır.
''Pereira İddia Ediyor'' Tabucchi' nin okuduğum ilk kitabı. Fernando Pessoa seven bir okur olarak Tabucchi' nin yazdığı ''Fernando Pessoa'nın Son Üç Gününü'' okumak isterim. Aslında Tabucchi'den birkaç kitap okuyup fikir sahibi olmam daha doğru olur.
Gelelim kitabımıza; Can Yayınları tarafından 2005 yılında yayımlanan roman 167 sayfa. Yazarın anlatımını, belli aralıklarla cümlelerini ''Pereira iddia ediyor'' diye bitirmesini başta yadırgadım ancak okudukça kitapla aramda sıcak bir bağ oluştu.
Bir akşam gazetesinin kültür sayfasını hazırlayan Pereira, ölmüş hatta henüz ölmemiş yazarların ölüm yazılarını özenle hazırlayan, yalnız ve geçmişiyle, anılarıyla yaşayan bir gazetecidir. Monteiro Rossi ve sevgilisi Marta ile tanışması onu içsel bir olgunluğa, acılarla yoğrulmuş bir bilinçlenmeye götürür. Romanın 1938 Lizbon' unda , İspanya'da iç savaşın, İtalya'da faşizmin, Portekiz'de Salazar diktatörlüğünün hüküm sürdüğü dönemde geçmesi de ayrıca kitabı okunası kılıyor.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
İspanya'da çok uzakta, dedi Silva, biz Portekiz'deyiz. Öyle ama burada da işler o kadar iyi gitmiyor, polis aklına eseni yapıyor, insanları öldürüyor,arama tarama var, sansür var, baskıcı bir devlet bu, insanların beş paralık değeri yok, kamuoyu hiçe sayılıyor. Silva ona bakıp çatalını bıraktı. Dinle beni Pereira, dedi. Hala kamuoyuna inanıyor musun? Kamuoyu Anglosaksonların, İngilizlerin ve Amerikalıların uydurduğu bir şeydir.... (s.50)
Kendinizi geçmişe yansıtarak yaşıyorsunuz, hala otuz yıl öncesinde Coimbra' daymışsınız, karınız da yanı başınızdaymış gibi, böyle yapmayı sürdürürseniz, bir çeşit anı fetişisti olursunuz, belki de karınızın resmiyle konuşmaya başlarsınız. Pereira peçeteyle ağzını sildi, sesini alçaltarak lafa karıştı: Yapmaya başladım bile Doktor Cardoso, Doktor Cardoso gülümsedi. (s123 )
30 Ocak 2016 Cumartesi
Nikos KAZANCAKİS - Zorba
« Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm. »
Yunan yazar Nikos KAZANCAKİS' in mezar taşında yazan bu söz, Zorba'nın yaşam felsefesi aynı zamanda.
Kazancakis 1883-1957 yılları arasında yaşamış. Zorba yazarın olgunluk dönemi eseridir. Kilise tarafından aforoz edilen eseri ''Günaha Son Çağrı'' ise yazarın okumak istediğim diğer bir romanı.
Kazancakis'in övgüsünü çok duymuştum, haklı övgülermiş. Harika betimlemeleri, güçlü anlatımıyla kitabı elimden bırakamadım. Girit Adasında romanın anlatıcısı olan yazarın ve linyit madeninde ustabaşı olarak işe aldığı Zorba'nın yanıbaşında hissettim kendimi.
Mutsuz, beklentisiz bir yazarın orta yaşlı Zorba'nın yaşam ve insan sevgisinden, yaşam felsefesinden adım adım etkilenişi çok güzel aktarılmış. Yaşamdan keyif almanın, yaşayanları sevmenin ön koşulunun olmadığını siz de hissedeceksiniz.
Sinemaya da aktarılan eser, üç dalda Oscar almış,filmin müziklerini de Mikis Theodorakis yapmıştır. Kitabı kadar filmi de, müziği de izlenesi, dinlenesi..
İyi bir kitap okuyayım diyorsanız Zorba'yı geç kalmadan okuyun, benden söylemesi.
******
Kitaptan Alıntılar:
Linyitler, zarar ve karlar, Bubulina'lar, hepsi yok olmaktaydı. Haykırış hepsini alıp götürüyordu, artık hiçbir şeye gereksinmemiz yoktu; ikimiz de Girit'in ıssız kıyısında, göğüslerimizin üzerinde hayatın bütün acısını ve zevkini taşıyorduk, acı ve zevk yoktu, güneş sallanıyordu, gece yaklaşıyor, Büyükayı gökyüzünün hareketsiz çevresinde raks ediyordu, ay yükseliyor ve korkuyla iki küçük canlının kumsal üzerinde şarkı söyleyip kimseden korkmadıklarını seyrediyordu. ( s.181 )
Yani akıllandım artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte... Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onunda tanrısı karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek... Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be... (s.257)
30 Aralık 2015 Çarşamba
YENİ YIL - Okşan AYBAŞ

Merhaba Kitapça Yaşayanlar
Kocaman bir yıl daha bitti. Keşke güzel şeyler söyleyebileceğimiz bir yıl olsaydı.
Her zamankinden daha çok istiyorum barışı, huzuru.
Öncelikle barış gelsin ülkeme, dünyaya..
Sonra mutluluk, sevgi sarmalasın hepimizi.
Sağlıkla, sevdiklerinizle nice yıllar diliyorum.
O.Aybaş
Etiketler:
2016,
barış,
huzur,
kitapçayaşamak,
okşanaybaş,
sağlık,
yeniyıl
22 Aralık 2015 Salı
Şule GÜRBÜZ - Kambur
Daha Önce Şule Gürbüz'ün ''Zamanın Farkında'' kitabını tanıtmıştım. Bu kez de, ilk yazdığı Kambur'u okudum.
Bir röportajında hayat felsefesini ''Okumak, anlamak ve farkına varmak bana yetiyordu'' olarak açıklamıştır.
Şule Gürbüz'e göre saat tamirciliği bir sanat değil, egonuzu paranteze almayı gerektiren, mistik yanı olan bir meslektir. Sabırlı değilseniz, saatler boyunca mekanik saatlerle başbaşa kalmayı göze alamıyor, çok yüksek düşünceleriniz olsa bile, size sadece bir saatçi, bir tamirci gözüyle bakılmasına tahammül edemiyorsanız, bu işi yapamaz, yapsanız bile mutlu olamazsınız demiştir. ( Beşir Ayvazoğlu'nun Zaman Gazetesindeki köşe yazısından alıntı.)
Kambur için ne düşündüğüme gelince; İlk kitap gibi değil bence. Etkileyici, ilginç. Okunmalı.
İletişim Yayınları tarafından yayınlanan eser, 92 sayfa.
Şule Gürbüz'ün yazdıklarını okumak keyifli, Benim için belli bir çizginin üstünde, yazacaklarını merak edip okuyacağım yazarlardan. Son kitabı ''Coşkuyla Ölmek'' de okuyacaklarım arasında.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan alıntılar:
Bu yeryüzü panayırında hiçbir şey yapmadan durmak; sizleri seyretmek uğruna, sürekli para ve değerli şeylerimi veriyorum. Panayırın ötesi uçurumlarla dolu- birkaç kez kenarına gittim; ama gördüm ki o da eğlencenin bir parçasıymış. Kayıtsızlığımın bir nedeni de, yaşamda kendimi perdede seyrediyor gibi hissetmem. (s.22 )
Sanki oldum olası bir büyük odayı arşınlıyor; ara sıra elimi muma uzatıp yakıyor, ve haykırışımı hep sonraya saklıyorum. ''Dur!'' denilen yeri de, yaşamak üzere erteleye erteleye tüketiyorum. Beklerken beklemediğimi düşünüp kahkahalar atıyor; bu arada elimi duvarlara, cama, burnuma, kalemlere... sürüyorum. Kapının çalındığını duyar gibi oluyor; ne açıyor ne de kapıyorum. (s 85 )
29 Eylül 2015 Salı
Sibel K. TÜRKER - Şair Öldü
Ben bir okur olarak kitabın içinde kaybolmayı seviyorum.
Romanlarda kurgu önemli ama dili çok iyi kullanmak, o bildiğimiz sözcükleri yan
yana getirirken oluşturulan derin anlam, betimlemelerin zenginliği, -ki yazarın hayal gücünün derinliğinin delilidir bence- içsel çözümlemeler beni yazılanla bütünleştirir adeta.
Altını çizeceğim cümleler bulup çizmek, her an o sihirli dünyaya dönmemi sağladığı için mutlu eder beni.
İşte Sibel K. Türker'in öykülerinde, romanlarında ben kayboluyorum adeta...
Seçilememiş bir yaşam, aile, kardeş, anne ve baba.
Sevgiden, güzel ve iyi olandan yoksunluk kader mi?
Dik durarak ayakta kalmaya çalışırken Ersin'in uğradığı farklı yaşamlar ana yola varmadan önce uğranan ara sokaklar sanki.
Şair Öldü, 2006 yılında yayımlanmış okunası bir roman.
Öykü Sersemi ile 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü, Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir.
Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' ile başlamalarını, ''Hayatı Sevme Hastalığını'' mutlaka okumalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.
******
Kitaptan Alıntılar:
İnsanlar, üzeri yazılmamış beyaz kağıtlar gibi. Uçuşup savrulduklarını bilmiyorlar. Gitmelerinin ve gelmelerinin anlamını kavrayamıyorlar. Suskunluklarını arıyorum ben, demeyişlerini. Söyledikleri asıl bildikleri değil. Bildikleri, gördüklerinden uzakta. Kendi takdir ettikleri bir kıymetin içinde ışıldayıp körleşiyorlar. (s.46 )
Ah, insan. Birinin zayıflığı diğerinin gücü olur; birinin suskunluğu diğerinin sesi. Fazla mı kötü niyetliyim? Fena bir şey söylemedi ki. Yabani bir hayvan gibiyim, okşanmaya gelemiyorum. Yalnızlık, tek olmak duygusu midemde erimeyen bir kemik gibi. Yutmuşum ama geri çıkaramıyorum. (s.57 )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















