18 Şubat 2015 Çarşamba

Sibel K. TÜRKER - Meryem'in Biricik Hayatı



  Daha önce Benim Bütün Günahlarım, Öykü Sersemi ve Hayatı Sevme Hastalığı'nı paylaştığım ve yazdıklarını büyük bir keyifle okuduğum Sibel K. TÜRKER'in bu kez de Meryem'in Biricik Hayatını okudum.

  İtiraf ediyorum, diğer öykü ve romanlarına göre biraz zorlanarak okudum. Konu, işleyiş gayet güzel ancak zaman ve olaylar arasındaki gidiş gelişleri takip etmekte biraz zorlandım.

 Gazeteci Ela'nın cinayet sonrası Meryem'in hayatını  yazı dizisi olarak yazmaya çalışırken başka hayatlar ve kendi gerçekleri arasındaki gelgitleri, hayatı, aşkı, dini, yaşama dair pek çok gerçekliği sorgulaması ve bu sorgulamaları yaparken adeta kaybolmasının romanı. Ancak okuyacağınız ilk Sibel K. Türker kitabı olmamalı bence.

  Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' İle başlamalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.


Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir. 


******


Kitaptan Alıntılar:


  Pis bir yara kabuğu gibi İstanbul'un derisinin üstünde, yüzeyinde soyulmayı bekleyerek duran bu yüzlerce mahalle sanki şehirden ayrı düştüğüne üzülür gibiydi. Evler daha çok yalnızlık çekmemek için birbirine yapışmış, öyle ayakta duruyordu sanki. Sanki çift yönlü bir gurbet duygusunun  içindeydiler.  ( s.68 )


  Allah yazısını düzeltmek istese herkesi öldürmesi ve baştan yaratması gerekecekti. Kader, düpedüz saçma bir şeydi. İşte Hekim, ablasının ihtiyarlamış, işe yaramayan kocası neden yaşıyordu? Cihangir, o aslanlar aslanı neden  pisi pisine ölmüştü? Temiz bir ölüm mümkün müydü?  (s.84 )


  ''Şimdi beni sana göndersem ey Tanrım, kendi yarattığını tanıyabilecek misin?''     (s.101 )




12 Şubat 2015 Perşembe

Yazar Sibel K.TÜRKER' le Buluşma...





   Bir okurun çok kitap edinme ve okuma isteği dışında hayalini kurduğu şeylerden biri de sevdiği bir yazarla tanışıp söyleşmektir. Kim istemez ki?  Bu isteğimi gerçekleştirdiğim için mutluyum.

  Sibel K. TÜRKER, çok severek okuduğum yazarlardan biri. Anlatımındaki derinlik, akıcılık ve kurguya kapılmamak elde değil. Bazen öykülerini okurken öyle yoğunlaşıyorum ki, ara verip soluklanıyor daha sonra sindirerek okuyorum.

Sıcak bir dost ortamında tanıştık, sohbet ettik. Kitaplar imzalandı, son öykü kitabı ''Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğu'nu'' armağan etme nezaketini gösterdi.

   Sibel K. Türker'in ilk okuduğum romanı ''Benim Bütün Günahlarım'dı.''  Bloğumda Kasım 2013 te paylaşmıştım. 2014 Ağustos ayında ise ''Hayatı Sevme Hastalığı'' ve ''Öykü Sersemi'ni'' tanıtmaya çalıştım.'' Meryem'in Biricik Hayatı'' ve ''Aşkın Kalplerimizdeki Mutat Yolculuğunu'' ise halen okuyorum.

Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir. Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' İle başlamalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.



25 Ocak 2015 Pazar

Hakkı İNANÇ - Bozuk




 Yeni yazarları okumaya,tanımaya çalışıyorum. Bozuk, Hakkı İnanç'ın ilk kitabı, ikincisi de Ateş Etme Silahsızım. 
  
  İlk kitabıyla 2013 Selçuk Baran Öykü Ödülünü alan Hakkı İnanç'ın öyküleri birbirinden etkileyici. Bazı  öyküleri okurken soluklanmak için ara verdim. Sıradışı, çarpık yaşamlar öyküleştirilirken o kadar normalmiş gibi aktarılmış ki, gerçekten ara verip, soluklanıp devam ettim. Hakan Günday'ın ''Daha'sını'' okurken daha da yoğun yaşamıştım bu duyguyu.

  Genellikle kitabı bitirir bitirmez bloğumda tanıtımını yaparım ama birkaç gün ara verdim bu sefer. Bakalım, ikinci kitabı aynı etkiyi bırakacakmı bende.

  Biz roman okumayı daha çok seviyoruz ama son yıllarda okuduğum güzel öyküler nedeniyle öykü kitaplarını da romanlar kadar sevmeye başladım.

Hakkı İnanç'ın öykülerini, ''Bozuk'u'' okumanızı öneriyorum. İlk kitabıyla bu çizgiyi yakalayabilen genç yazarın ikinci kitabı da okuyacaklarım arasında.


******


Kitaptan Alıntılar :


Bir hafta sonra bana en sevdiğim cevizli kurabiyelerden pişiriyor, işe giderken balkona çıkıp arkamdan el sallıyor, döndüğümde sanki beni özlemişsiniz gibi sıkıca sarılıp günümün nasıl geçtiğini soruyordunuz. Tıpkı söylediğim gibi orta şekerli kahvenizi akşamüstleri kurbağa yeşili berjere oturarak içiyor, temizlik ve ütü yaparken Zeki Müren dinliyordunuz. Çekmeceler naftalin keseleri koyuyordunuz. kanaviçe işliyor, çeyiz düzüyordunuz bana. Annem oluyordunuz Ülfer Hanım. (Ülfer Hanım adlı öyküden.  s.67 )


Kasabada her hayat bir diğerini sular. Dört duvar arasında kaçıngan yaşamak, bir nevi koma halidir. Evden çıktığınız an; denizin çocukluk arkadaşının, amcanızın torununun baldızının, ilkokuldayken silgisini kaybettiğiniz için size ömür boyu diş bileyecek çocuğun; belki de hiç karşılaşmadığınız halde sizi tanıyan yahut tanımadığı halde ısrarla bir yerlerden çıkartmaya çalışan kasaba insanının vücudunuzdaki tüm suyu emeceğinizi bilirsiniz. ( Yargılar Önden adlı öyküden. s.71 )


Karadeniz'de istavritler hamsi kadar küçülmezden evvel balıkçılık yaparmış, Dursun. Denizin, içine buz atıp rengini bozan kışa öfke kustuğu bir öğleden sonraya değin sürmüş bu. Köpüklü ağza girmesiyle kayalara tükürülmesi bir olmuş adamın. ( Güvercinboynu adlı öyküden.  s.98 )



15 Ocak 2015 Perşembe

Andre GIDE - Kadınlar Okulu





  Bloğumda Ocak 2014 de yazarın Pastoral Senfoni Adlı romanını paylaşmıştım. Bu kez de Kadınlar Okulu'nu sizlerle paylaşmak istedim. Ama önce yazarını  hatırlayalım.
  
Andre GIDE, 1869-1951 yılları arasında yaşamış, Çağdaş Fransız romancılarındandır. 1947 de Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. Türkçeye çevrilen eserleri; Batak, Kalpazanlar, Dar Kapı, Kadınlar Okulu ve Dostoyevski'dir.

Babasının  bir hukuk profesörü, annesinin ise çok zengin bir aileden gelip mezhep değiştirerek sonradan Protestan olması ve aldığı yoğun din eğitiminin de etkisiyle, farklı iki dünya arasında hep ikilemler yaşamıştır.

Kadınlar Okulu, 1894-1936 yılları arasında Fransız burjuva bir ailenin üç bireyinin bakış açısından günlük tadında yazılmış bir roman. Kendini adeta dünyanın merkezinde gören bir adam, eşinin ve evliliğinin üzerinden kendini tamamlamaya çalışan bir kadın  ile anne ve  babasının farklı ahlak ve dünya görüşleri karşısında daha çok annenin tavrına yakın yetişen bir genç kızın anlatımından oluşuyor roman.

  Geçen yıl alıp, ancak okuyabildim. Hani bazı kitaplar vardır, keşke daha önce okusaydım dedirten, Kadınlar Okulu da öyle oldu benim için.

Sıkılmadan akıcı birşeyler okuyayım, birazda içinde kaybolayım diyorsanız Kadınlar Okulu'nu okumanızı öneririm.

Yazarın okuyacağım bir sonraki kitabı da herhalde Kalpazanlar olur.


******


Kitaptan Alıntılar:


Tüm bu yazdıklarım saçma, biliyorum; ama bana bu tümceleri yazdırtan duygu öyle değil. Robert'le evlenmekle bağımsızlığımdan el çekmeyi çok doğal buluyorum (babamın istememesine karşın onunla evlenerek bağımsızlığımı gösterdim) ama hiç değilse her kadın kendine uygun gelen tutsaklığı seçmekte özgür olmalı. (s.44 )


.....karşımızdakini olduğu gibi görmeyip tanrılaştırmak, sonra karşımızdaki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş gibi ona kızmak. Öte yandan, ben de ilkin Eveline'i olduğu gibi görmüyordum. Neydi Eveline? Kendi bile bilmiyordu.  Benim sevdiğimdi. Beni sevdiği sürece benim tanrıçama benzemeye çalıştı, kendisine bulunduğunu sandığım, kendisinin de benim hoşuma gideceğini bildiği erdemlerle süslendi. Beni sevdiği sürece, kendi kendini tanımak isteği duymadı; benimle kaynaşmaktan başka bir dileği yoktu.  (s.93 )


Ne çürük  bir temele dayanıyormuş aşkım! Zamanında bunun bilincine varabilseydim, hastalığı engellemek için önlemler alabilir, daha çok boyun eğiş isteyebilir, ilkin kendim okuyunca hain tehlikelerini daha iyi görebileceğim kimi kitapları yasaklayabilirdim.  (s.102)



12 Ocak 2015 Pazartesi

Yeni Aldıklarım...



   2015 yılında aldığım ilk kitaplarım geldi. Yeni kitaplar seçip almak kadar dokunmak, koklamak, sayfalarını karıştırmak da çok güzel bir duygu.

  Akşam evde okunmayı bekleyenlerin arasına karışacaklar. Mevcutlar birkaç kez daha elden geçirilip harmanlanacak, yeniden sıralanacak, sıralama gözden geçirilecek. 

  Sonunda okunmayı bekleyenler dizilecek ve her gün gözümün içine bakıp, kendilerini unutturmayacaklar. 

  Bütün bu keyifli seremoni yine de benim '' Her kitabın bir okunma zamanı vardır.''  ve ''Ruh halime göre okurum.''  savımı değiştirmeyecek ve kimbilir kaçıncı sıradaki kitap okunacak.
                                                                                                        Keyifli okumalar...
                                                                                         

                                                                                                             Okşan AYBAŞ

5 Ocak 2015 Pazartesi

Oscar WILDE - Dorian Gray'in Portresi




  Dorian Gray'in Portresi ünlü İngiliz yazarın yazdığı tek roman olup, 1891 de ilk yayımlandığında ahlaksızlığı övdüğü için tutucu çevrelerce tepkiyle karşılanmıştır.

  Oscar Wild, aydın bir aile ortamında yetişmiş, iyi eğitim almıştır. Ancak gerek yaşam tarzı, gerekse cinsel tercihleri nedeniyle 19. yy İngilteresinde dışlanmış, hatta eşcinsellik suçlamasıyla iki yıl da hapiste yatmıştır.

 Öyküleri, şiirleri ve tek romanıyla dünya edebiyatında kendine haklı bir yer edinmiştir.
Dorian Gray'in Portresi yazıldığı döneme göre ahlaki açıdan cüretkar sayılabilecek bir roman.

  Ressam Basil Hallward, güzelliği karşısında büyülendiği genç Dorian Gray'in portresini yapar. Güzelliğinin Lord Henry Wotton sayesinde farkına varan D.Gray, kendisinin değil, portresinin yaşlanmasını diler. Portedeki değişimi ve Dorian'ın sırrını ressam Basil fark eder.

 1891 yılında yazılmış olması romanın konusunu daha ilginç kılmış. Okuması akıcı, keyifli. Okumamız gereken klasiklerden bence.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


''Dorian Gray benim için yalnızca beni yaratıcılığa iten bir güdü. Ben onda her şeyi buluyorum. Sen hiç bir şey bulmayabilirsin. Onun yapıtlarımda en çok var olduğu zamanla da imgesinin görülmediği zamanalar. Dedim ya, yepyeni bir tarzın sezisi o. Ben bir takım çizgilerin yuvarlanışında buluyorum onu, kimi renklerin güzelliğinde, anlatılmaz inceliğinde. Hepsi bu.''   (s.22 )


  ''Sevgili yavrum, ömürlerinde tek bir kez sevenlerdir asıl sığ olanlar. Onların vefa, sadakat diye adlandırdıkları şeyi ben, ya alışkanlığın verdiği rahatlığa  ya da hayal gücünün yokluğuna bağlarım.''  ( s.68 )


Genç adam, bir an, kendisiyle resim arasındaki bu tiksindirici, korkunç bağlantı kopsun diye yakarmayı düşündü. Resim bir yakarıya karşılık olarak değişmişti; belki gene bir yakarıya karşılık olarak olduğu gibi kalabilirdi. ( . 134 )





31 Aralık 2014 Çarşamba

Okşan AYBAŞ - 2015 HOŞGELDİN...




        Yeni bir yıl... Adettendir, hoşgeldin diyelim 2015'e .

Hoşgeldi, sefa geldi.

Yaşadığımız her günün, aldığımız nefesin, sevdiklerimizin  değerini bilelim. Mutlu olalım, mutluluk verelim.
İstediklerimizi gerçekleştirmeye, kendimizi geliştirmeye, yenilemeye devam edelim.

Sahip olduklarımızın değerini bilelim. Hayat çok güzel, tadını duyumsayalım.

Yine barışa, adalete, refaha hasret insanlar, ülkeler olacak. Sağlıklarını, sevdiklerini kaybedenler de  ne yazık ki. Keşke iyi dileklerimiz yeterli olabilseydi...

Gönlünüzce geçsin 2015. Sağlıkla, mutlulukla kalın...    31.12.2014
                                                                                                       
                                                                                                        Okşan AYBAŞ


30 Aralık 2014 Salı

Gabriel Garcia MARQUEZ - Başkan Babamızın Sonbaharı





  17.4.2014 te 87 yaşındayken ölen Kolombiyalı yazar Marquez, 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. 

   Yaşamını gazetecilik yaparak sürdürmüştür. 1967 yılında yayımlanan Yüzyıllık Yalnızlık en bilinen eseridir. Son otuz yıl boyunca Meksika'da yaşayan yazarın romanlarında hayal gücünün zenginliği şiirsel anlatımla adeta süslenmiştir.

Marquez okuyabilmek için önce okumaya karar vermek, daha sonra kesintisiz betimlemeleri ile nokta koymaksızın virgüllerle uzun anlatımlarına uyum sağlayabilmek gerek bence.

Bloğumda daha önce Ekim 2013 te Kırmızı Pazartesi, Mayıs 2014 te Mavi Köpeğin Gözleri adlı kitaplarını tanıtmıştım. Mart 2014 te ''Veda Mektubu'nu'' paylaşmıştım. Daha sonra basında veda mektubunun kendisi tarafından yazılmadığı iddiaları yer aldıysa da, işin doğrusu nedir bilemiyorum.

Başkan Babamızın Sonbaharı keyifli bir roman. Yaşı 107'yle 232 arasında, hepsi yedi aylık doğmuş 5000 çocuklu bir diktatör, Ülkesindeki saatler bile onun isteğine göre ayarlanıyor. Okuma yazma bilmeyen diktatörün garip korkuları varsa da,  kayıtsız şartsız ülkeye ve ülkesinde yaşayanlara mutlak hakim.
Hayalgücü bu ya, sınırsız işte...

Bugüne kadar G.G. Marquez hiç okumadıysanız, Kırmızı Pazartesi'yle başlamak daha rahat okumanızı, yazarın anlatımına alışmanızı sağlayacaktır.



******


Kitaptan Alıntılar:


... yarın öbür gün ağzımdan yel alsın ya altındaki koltuğu çekiverirlerse, seni kilise kapılarında ona buna el açarken görmek istemem, hiç değilse şarkı söylemeyi becerebilseydin, piskopos, kaptan falan  gibi  bir şey olsaydın, ama ola ola general oldun, komut vermekten başka bir şey gelmez elinden, devlet parasından artanı güvenli bir yere gizlemesini öğütlemişti oğluna... (s.64 )


...yönetimi süresince her gece yaptığı gibi  nöbetçileri saydı, kilitleri yokladı, kuş kafeslerini örttü, ışıkları söndürdü, saat on ikiydi, ulus erinç içinde, dünya uykudaydı, fener ışıldağının, tez geçici şafaklarından vuran ışık dilimleri arasında yürüyerek karanlık yapıyı aştı, yatak odasına vardığı, gerektiğinde hemen erişebileceği bir yere astı lambasını, üç sürgüyü sürdü, üç sürgüyü kilitledi, üç kolu indirdi, oturağa çöktü...(s.111)



...yazgıya karşı çıkılmaz, diyorlardı, değil mi ki çocuk, nefesli saz çalmak dışında her şeyin üstesinden gelebilir, diyorlardı, bu arada bir sirk falcısı, yeni doğmuş bebeğin avucunda hiç çizgi olmadığını fark etmiş, bunu ilerde kral olacağına yormuştu, dediği de çıkmıştı işte,.. (s.129)




22 Aralık 2014 Pazartesi

Orhan VELİ - Yalnız Seni Arıyorum

                                                        

  Bloğumda daha önce de mektup türünden eserler paylaşmıştım.  Paylaştıklarımın arasından en çok Kafka' nın Baba'ya Mektuplarından etkilendiğimi söylemeliyim. 

Aslında mektuplarla sevdiğimiz, merak ettiğimiz kişileri daha yakından tanımak hoşuma gidiyor. ''Yalnız Seni Arıyorum'u'' okurken Orhan Veli'nin sevgilisi Nahit Hanıma yazdığı mektuplarla şairi daha yakından tanıma fırsatım oldu. Şairin bazı şiirlerinin ilk halini okuyor, yaşadığı dönemin İstanbul'una, edebiyat dünyasına tanıklık ediyorsunuz.

Orhan Veli'nin otuzaltı yaşında belediyenin kazdığı bir çukura düştükten birkaç gün sonra öldüğünü biliyordum ama kışın ayağına ayakkabı, üstüne palto alamayacak, pul parası bulamayacak kadar yoksulluk içinde olduğunu bilmiyordum. 
Mektuplar duygu yüklü, samimi. İstanbul'dan Ankara'ya gidememek, sevgiliye ulaşamamak nasıl bu kadar imkansız olur, bugünün algısıyla anlamak zor tabii.

Her ne kadar mektup türü okumayı sevip, mektupları yazan kişiyi daha iyi tanımamıza yol açan belgeler deyip yayımlanması gerektiğini savunsam da; bu kez Orhan Veli'nin mektuplarını okurken ikilem yaşadım doğrusu. Muhtemelen duygu dünyasının bu kadar açıkça bilinmesinden şair de rahatsız olurdu

YKY tarafından yayımlanan kitap,165 sayfa, mektupseverlere duyurulur!


******


Kitaptan Alıntılar:


Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz?  Sen belki yine bu kadere boyun eğmenin de güzel bir şey olduğunu söyleyeceksin. Ne lüzumu var bu türlü avunmalara? Bir arada olsak daha iyi değil mi? ( 61)


İki gündür Boğaz'da bir sonbahar havası var. Bu da hüznümü arttırıyor. Bilmediğim bir maceraya, çok büyük bir maceraya atılmak istiyorum. Aşk falan zannetme. Katiyen değil. Aşkla beraber kendimi de dünyayı da unutmak istiyorum. İstiyorum ki dünya da beni unutsun. Sefil olmak, perişan olmak, sürünmek hiçbiri bir şey değil. Ölmek de hiçbir şey değiştirmez.  (s.83 )


İsterdim ki mektubunu alır almaz sana müspet bir cevap vereyim ve hemen Ankara'ya gelebileyim. Ama vaziyetimi bir düşün.İki günden beri yağan yağmura ve soğuğa rağmen üstümde beyaz bir ceket var. Pabucum yok, gömleğim yok, kravatım yok, pardösüm yok. Bu kıyafatle Ankara'ya gelebilir miyim? Gerçi senin yanında olmadığım zamanlar sokağa çıkmam. Fakat hiç kimseye görünmeden Ankara'ya gelip gidebilecek miyim?  (s.90 )



18 Aralık 2014 Perşembe

PLATON - Sokrat' ın Savunması




  Platon (M.Ö yaklaşık 428-348) yılları arasında yaşamış, Antik Yunan filozofu, matematikçi ve edebiyatçısıdır. Asıl adı Aristokles'tir.

Platon, hocası Sokrat'ı tanıdıktan sonra felsefeye yönelmiştir.

Sokrat'ın göklerde olan bitenle uğraştığı, yerin dibinde olanları araştırdığı, yanlışı doğru gibi gösterdiği, Tanrı tanımadığı, insanları kandırdığı suçlamalarıyla yargılanırken yaptığı savunmayı içerir kitap. Sokrat savunmasını yaparken aynı zamanda sorduğu sorularla kendisine yöneltilen suçlamaları çürütmeye çalışmıştır.

Dünya Klasikleri arasında yüzyıllardır yer alan bu eseri felsefe sevenlere, sade dille etkili savunma nasıl yapılmış diye merak edenlere  öneriyorum.

Elimdeki kitap sadece kırk altı sayfa, Sosyal Yayınları tarafından yayımlanmış.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


  Asıl bilen, Atina hakimleri, belki yalnız tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; ''Ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir'' demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun yabancı olsun bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum.  (s.18 )


  Evet, benim vazifem, size parayla erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da genel olsun özel olsun her türlü iyiliğin de ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençleri doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada Atinalılar, Anytos'a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin ister vermeyin; her durumda, iyice bilin ki, bir değil binkere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim.  (s.29 )


  Şimdi, ey beni mahkum edenler! Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben şimdi hayatın, öyle bir anında bulunuyorum ki, burada insanlar ölmezden önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden, bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir.  (s.43 )



16 Aralık 2014 Salı

Maksim GORKİ - Benim Üniversitelerim




  Gorki ''Çocukluğum'', ''Ekmeğimi Kazanırken'' ve ''Benim Üniversitelerim'' adlı romanlarından oluşan seride kendi yaşamını anlatır.

   Serinin son kitabı olan ''Benim Üniversitelerim'de'' yazar sanıldığının aksine Üniversite yaşamını değil, bir arkadaşının önerisiyle gittiği Kazan'da kaldığı öğrenci evinde ve çalıştığı fırındaki yaşamını üniversite gibi değerlendirerek anlatır. Onca yokluğa rağmen okuma, öğrenme tutkusu Gorki'yi üniversite öğrencilerinin gizli toplantılarına katılıp tartışmalarda siyaseti, hayatı irdeleyip sorgulamasına yol açar.

  Küçük yaşta öksüz kalan Gorki, çalışmak zorunda kalmıştır. Okuma tutkusunun sonucu sonraki yıllarda yayınlanan ''Çelkaş'' adlı öyküsü ile meşhur olmuştur.

''Gorki'' Rusça ''acı'' demek olup, yazarın acıyla geçen yaşamı nedeniyle kullandığı takma adıdır. Gerçekçilik ve Çarlık karşıtı düşünceleriyle yazdığı meşhur ''Ana'' adlı eserini Rus Devrimine adamıştır.

  Kendi ortaokul- lise yıllarını hatırlıyorum da, Gorki'nin ''Ana'sını'' okumayan öğrenci herhalde yoktu. Fırsat bulup tekrar okumayı isterim doğrusu!
Klasikleri okumayı seviyorum. Günümüz Türk ve Dünya Edebiyatı eserlerini okurken arada okuduğum Dünya Klasikleri beni mutlu ediyor. Edebi açıdan ne kadar doyurucu olduğu ise tartışmasız.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Öfkeyle uluyan rüzgarın küçücük parçalara böldüğü gri göğün yeryüzünü buzdan toz yığınlarının içine gömmek için alçalır gibi göründüğü fırtınalı bir geceydi. Yeryüzünde hiç bir canlı kalmamış, güneş bir daha doğmamak üzere batmış gibiydi sanki.  (s 45-.46 )


Bütün bu dönem boyunca ''akıllıca ve sonsuz doğru'' olarak kabul ettiğim şeylerin tohumlarını ekmek için vazgeçilmez bir arzuyla doluydum. İnsanlarla kolayca anlaşan biri, canlı bir konuşmacıydım; imgelemim, kişisel deneylerim, gerekse okuduğum kitaplarla uyarılmıştı. En önemsiz, en doğal olaydan ''görünmez ipliğin'' halkaları ve düğümleri çevresinde kurulmuş ilginç bir öykü yaratabilirdim. (s.79 )


Bu insanlar arasında çok mutluydum ve akşam sohbetlerinde çok şey öğrenmiştim. Romas' ın getirdiği her sorun güçlü bir ağaç gibi köklerini yaşama özüne salıyor ve orada onun kadar güçlü başka bir ağacın kökleriyle karışıyor gibi geliyordu bana. Her dal canlı düşünce çiçekleriyle, etkili sözcüklerden oluşan düşünce yapraklarla doluydu. Kitapların insanı  canlandıran ölümsüzleştiren suyunu içerek belirli bir ilerleme gösterdiğimi anlamaya başlamıştım. (s.144 )


29 Ekim 2014 Çarşamba

Peyami SAFA - Fatih-Harbiye



  Geçen yıl Kasım ayında Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu'nu uzun yıllar sonra tekrar okuyup sizlerle paylaşmıştım. Fatih-Harbiye adlı romanını ise maalesef yeni okuyabildim.
Televizyon ve dizi izlemekten hoşlanmadığım için dizi olarak da yayınlanan bu eserin aslı ile ne kadar uyumlu olduğunu bilemiyorum.

  Biraz Peyami Safa'yı  tanıyalım;
Peyami SAFA (1889-1961) yıllarında yaşamış, edebiyat dünyasında Server Bedi takma adını da kullanmıştır. Babası, Servet-i Fünun dönemi şairlerinden İsmail Safa'dır. Babasının sürgün gönderildiği Sivas'ta vefatı üzerine Peyami Safa ''Yetim-i Safa'' adıyla anılmıştır.

  Geçim sıkıntısı nedeniyle öğrenimini yarım bırakmış, çeşitli işlerde çalışmış, öğretmenlik, gazetecilik de yapmıştır. Para kazanma kaygısıyla yazdığı makale ve kitaplarında Server Bedii takma ismini kullanmıştır.

  Fatih-Harbiye'de yazar medeniyetin toplumda yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı, ahlaki çöküşü öyle güzel işlemiş ki... Romanı başarılı kılan da olaydan çok Peyami Safa'nın yaptığı tahliller bence.

  Türk Edebiyatının klasiklerinden olan Fatih-Harbiye'yi okumanızı öneriyorum.


******


Kitaptan Alıntılar:
 

Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar çok sevdiğini anladı. Hristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tenbel ve hayalperest mahluk, çalışmayı hiçsevmez.  (s.48 )


İkisine de mazi hakimdi. Hep geçen günleri düşünerek yürüyorlardı. Bir kibrit alevinin muvakkat ışığında görünüp kaybolan eşya gibi, birçok hatıralar parlayıp sönüyordu. Şinasi bu hatıralara dalarken her vagonun penceresinde bildik bir baş gülümseyen şimendifer katarının hızla geçmesi karşısındaki hissi duyuyordu: Bu bildikler, çoğu aziz dostlar ve hep aziz dostlar, mendil sallayarak uzaklaşıyorlardı ve bir daha dönmemek üzere uzaklaşıyorlardı.   (s.70)


Bütün Fatih uykuda. Otomobil, uyuyan bir adamın genzine kaçan sinek gibi, karanlık sokakların derin sükununu gıcıklıyor... Bu saatte, Fatih'in simsiyah büyük şiltesi üstünde, arzular, büyük hırslar, insanlar, hayvanlar ve taşlar, yekpare bir külçe halinde, szmış gibi, ayrılmayacakmış gibi, dirilmeyecekmiş gibi uykuda.  (s.130)





13 Ekim 2014 Pazartesi

KİTAPÇA YAŞAMAK BİR YAŞINDA...



          Merhaba Sevgili Kitapça Yaşayanlar...
 
  Sizlerle buluşalı bugün bir yıl olmuş. Hep öyle denir ya; ne çabuk geçmiş zaman!

Okuduklarımı hem kitap sevenlerle paylaşmak, hem de unutmamak adına arşivlemek için kurduğum bloğum tahminimden çok daha geniş kesime ulaştı, mutluyum.

  Beni Türkiye dışında ABD,Almanya; Rusya, Fransa, Ukrayna, Azerbaycan, Sırbistan, İngiltere, Endonezya ve adlarını sayamadığım diğer ülkelerden takip eden, elektronik postalarıyla beni yüreklendiren tüm okurlara,  çok teşekkür ederim.

  Güzel şeyleri paylaşarak çoğaltmak güzel bir duygu.
Okuyup paylaştığım kitapları araştırıp oluşturduğum farklı  listelerden seçiyor, klasikleri, Dünya ve Türk Edebiyatını, ödüllü kitapları, yeni yazarları da okuyup tanıtmaya çalışıyorum.

  Bu yıl da çokça okuyup sizlerle paylaşmayı umuyorum.
                                                                                  Hoşçakalın...
                                                                                                   Okşan AYBAŞ 


 
 
 

12 Ekim 2014 Pazar

Ahmet BÜKE - Yüklük




Ahmet BÜKE 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun olmuştur. Ölümsüz Öyküler Yayımevinin düzenlediği "Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması"nda “Kayıp Dua Kitabı” isimli hikâyesi birincilik ödülü, 2008'de "Alnı Mavide" ile Oğuz Atay Öykü Ödülü'nü, 2011'de Kumrunun Gördüğü adlı kitabı ile Sait faik Hikaye Armağanını almıştır.

  Yazarın ''Kumrunun Gördüğü'' adlı kitabını daha önce okumuştum. Ahmet BÜKE'nin yalın dili, anlatımı okumayı kolaylaştırırken kendine özgü anlatımı ise çarpıcı.
 İyi yazarların öykülerini okumak  da ayrı bir keyif.

  Can Yayınları tarafından Nisan 2014 te yayımlanan kitap, 87 sayfa. Kitap hal ve bakiye adlı iki ayrı bölümden oluşuyor. Öyküler kısa ve okunası, tavsiye ederim...


******


Kitaptan Alıntılar:


''Aliye yürüdü sokakta.'' 
Saçlarını omzuna bırakmış, çiçekli eteği dizlerinde. Beyaz, hafif topuklu, tokası goncadan ayakkabıları var.
  Aliye annem olacak daha sonra. Daha birkaç yıl var. Ama şimdiden geçiyor fırının önünden. İçeriden ekmek ve hamur kokuları geliyor. Beyaz esintili. Usulca bakıyor pencerenin ardındakiateşe ve terli karartılara.
  ''Aliye yine geçiyor..''            ( Ben Nasıl Geldim Şu Dünyaya s.39 )



''Korkarsan deli gibi sarılırsın hayata. Kaybetmemek için daha çok seversin. Sevdikçe için ona geçer. Lehimler seni hayat... Eğer öykü bitecek diye korkarsan daha çok yazarsın. Geceleri uyanıp ter içinde düşünürsün. Öykünün ham halini biliyorsun değil mi?''   (Dostumuz Yaşamasız, Kömürümüz Kara s.70)






 

6 Ekim 2014 Pazartesi

Güven Taneri ULUKÖSE - Sait Faik




 Yaşamını merak ettiğim yazarlar arasında ön sıralarda yer alır Sait Faik. Biyografisinin yayımlandığını öğrenir öğrenmez alıp okudum.

 Güven Taneri Uluköse tarafından yazılan ''Sait Faik'' biyografisi Cinius  Yayınlarından Mayıs 2014 te yayımlanmış olup 235 sayfadır.
 
 Yazarın yaşam öyküsü - İstanbul Lisesi, Bursa Lisesindeki yılları, son yılları-  anlatılırken, hikayeciliği de üç döneme ayrılmıştır.  Yazdığı öykülerden alıntılar yapılması gerek okuduğumuz öyküleri anımsamak  gerekse Sait Faik'in yaşamından  izler taşıması, hangi dönemde hangi etkiler altında öykülerini yazdığını anlayabilmek açısından da kitabı ilginç kılmıştır.

 Sait Faik'in sade ama bir o kadar da etkili anlatımına hep hayran olmuşumdur. Yazarın biyografisini okurken  ailesinin maddi desteğiyle pek geçim kaygısına düşmeksizin yaşamı boyunca İstanbul'u adım adım dolaşıp, halkın içinden insanlarla ahbaplık ederken, onları çok da iyi gözlemleyerek öykülerine nasıl zemin sağladığını anlıyoruz.
 
Vasiyeti üzerine malvarlığı, eserlerinin telif hakkı  Darüşşafaka Cemiyetine kalan yazar adına her yıl Sait Faik hikaye Armağanı verilmektedir.


******


Kitaptan Alıntılar:



Yazar, 11 Kasım 1948'de romanla ilgili Akşam Gazetesı'ne şöyle bir açıklama yaptı:
  ''Medarı Maişet adlı hikaye kitabı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu! '' 
(s.33)


Sait Faik, üretici güçler, üretim ilişkileri, toplumsal sınıflar, sınıf savaşımı konularında uzun boylu düşünmüş, bilimsel eserler okumuş bir yazar değildir; gerçekçiliği beş duyu gerçekçiliğidir. Yaşamın zevkini vc lezzetini fakir insanların bildiğine inanır. (s.57)


Sait Faik demek, sabahın ilk ışıkları, martı çığlıkları, Yani Usta, balıkçılar... hasılı İstanbul, Burgazadası demek oluyor. Böyle bir tanıtım, 200'ü aşkın öyküsü olan bir insanı 20-30 öyküye hapsetmektir. Bütün öyküleri okunduğunda görülecektir ki, Sait Faik bir mozaik kadar renkli, bir çiçek dürbünü zenginliğindedir.  (s.99)