26 Şubat 2016 Cuma
Orhan PAMUK - Kırmızı Saçlı Kadın
2006 yılında Nobel Ödülünü alan Orhan Pamuk'un en son Masumiyet Müzesi' ni okumuştum.
Kırmızı Saçlı Kadın yazarın son romanı.
Kolay okunuyor. Ancak kitabın beklentimi karşılamadığını söyleyebilirim. Romanın kurgusunda Sophokles' in Kral Oidipus' u ile Firdevsi' nin Rüstem ve Sührab' ı ile paralellik yaratılmaya çalışılmışsa da, zorlama olmuş, ben tad alamadım. Bir de romanların kıyısına köşesine sıkıştırılmış siyasi, sosyolojik genellemeler yapılıp göya mesaj verilmeye çalışılması da bana itici geliyor. Maalesef bazı yazarlar da bunu yapıyor!
Kuyuculuk gibi kaybolmuş bir mesleği tanımak ve Mahmut Usta'nın kuyu kazdığı kitabın ilk bölümü, çırağı Cem'in duyguları güzel yansıtılmış. Kitabı okuduktan sonra kuyulara farklı gözle bakacağınız mutlak.
Orhan Pamuk sevenlere tavsiye ediyorum, ben yazarın uzun yıllar önce yazdıklarından daha çok tad alıyorum, Sessiz Ev okuyacaklarım arasında sırasını bekliyor.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Cırcırböceklerinin hiç kesilmeyen ve tek ses gibi işittiğimiz vızıltısı vardı. Bu incecik sesin altındaki derin ve belirsiz uğultu otuz kilometre uzaktaki İstanbul'un homurtusuydu. Bu uğultuyu ilk geldiğimizde işitmemiştim. Bu sesin üzerine başka sesler düşüyordu: Kargaların, kırlangıçların ve tanımadığım sayısız kuşun kimisi haykırır gibi, kimisi yalvarır gibi, kimisi şikayetçi bir edayla çıkardığı sesleri dinliyorduk; ....... (s.44 )
Çadıra dönünce gene ağlamaya başladım. Son bir ayda Mahmut Usta ile paylaştığımız her şey bana şimdi dayanılmayacak kadar hüzün veriyordu. Çaydanlık, yüz kere okuduğum eski gazete, ustamın üstten bantlı plastik lacivert terlikleri, ustamın kasabaya inerken giydiği pantolonun kemeri, ustamın çalar saati... (s.84 )
19 Şubat 2016 Cuma
David LEAVITT - Otel Francfort
Son günlerde keyif aldığım kitaplar üst üste gelince daha tempolu okumaya başladım yine.
Otel Francfort' u beklentimin üstünde buldum. Roman 1940 Portekiz'inde, Lizbon'da geçiyor. Büyük savaştan kaçan binlerce göçmen gibi Amerikalı Pete ve Julia Winters ile Edward Iris Freleng çiftinin Amerika'ya gidecekleri gemiyi beklerken birbirleriyle tanışıp yakınlaşmaları, o dönemin atmosferinde evliliğin, aşk ve cinselliğin farklı yaşanması çarpıcı anlatılmış.
Okunmaya değer, bir anda romanın atmosferi sarıyor insanı.
Her zamanki gibi yazarın diğer yazdıklarını merak ediyorum ama elimde okunma sırasını bekleyen ve postada olup elime ulaşacak o kadar çok kitap var ki..
Sizlere keyifli okumalar.
******
Kitaptan Alıntılar :
Nerede tanışmıştık... Şunu belirtmeliyim ki onunla tam olarak nerede tanıştığımızı hayatta anımsayamam; tek bildiğim, bir konferans, bir resital ya da bir şiir dinletisinden sonra düzenlenen resepsiyon sırasında gerçekleşmiş olduğu. Yirmili yılların New York'unda konferanslar, resitaller ve şiir dinletileri, kendisini huzursuz hisseden ve ne yapacağını bilemeyen amaçsız kitlelerin özellikle ilgi gösterdiği ortamlardı; ben de her iki topluluğun resmi üyesi gibiydim. ( s. 38 )
Yahudiliğinden, New York'taki yaşantısından vazgeçtiği gibi ya da modası geçmiş bir elbiseyi çıkarıp atar gibi
sıyrılıp kurtulamaması, karımı sanırım büyük bir düş kırıklığına uğratmıştı. ( s. 57 )
Etiketler:
davidleavitt,
kitapçayaşamak,
lizbon,
otelfrancfort,
portekiz,
yky
16 Şubat 2016 Salı
Simone De BEAUVOIR - Moskova' da Yanlış Anlama
İyi ki okumuşum!
Bunu hissetmek ne güzel bir duygu.. Araştırarak, kendimce sınıflandırarak, edebi değeri olan kitaplar seçip okumaya çalışıyorum.
Beğenime uyacağını düşünerek ''iyi okur'' arkadaşımın armağanı Moskova'da Yanlış Anlama. Ne kadar makbule geçti.
Feminist yazar Simone de Beauvior 1908-1986 yılları arasında yaşamış, Varoluşçuluğun kuramcısı Jean Paul Sartre ile aşkları ise dünyada en fazla merak edilen ilişkilerden biri olmuştur.
Bu uzun öyküde emekli öğretmen Andre ve Nicole'ün Andre'nin ilk evliliğinden olan kızı Macha'nın yanına, Sovyetler Birliğine yaptıkları seyahat sırasında yaşadıkları yanlış anlamanın krize dönüşmesi, ilişkilerinde kırılma noktasına gelmeleri her ikisinin bakış açıları ve iç sesleriyle öyle güzel anlatılmış ki.. Gençlerin yaşlılığı anlayabilmelerine bile yardımcı olacak bir uzun öykü.
Yaşı ileri olanlar ise okuyacak, düşünecek, sorgulayacak zaman zaman.
YKY tarafından 2014 yılında yayımlanan kitabın elimdeki 2. baskısı ve 84 sayfa.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan Alıntılar:
Genç kalmak hayatiyetini, neşeni, akıl sağlığını korumak demektir. O zaman, yaşlılığın payına düşen de alışılmışın dışına çıkmamak, sızlanıp durmak, beyni sulanmışlık oluyor. (s.37 )
''Seksen üç yaşında insanın bir geleceği yoktur; bu da şimdiki zamanın bütün güzelliğini alır götürür.'' (s.42 )
Zaman okyanusunda daima yenilenen dalgaların dövdüğü, yerinden oynamayan ve yıpranmayan bir kayaydı o. Şimdiyse akıntı onu sürüklüyordu, ölümün kıyısına vurana kadar da sürükleyecekti.
Hayatı trajik bir şekilde hızla geçip gidiyordu. Buna karşılık onun saat saat, dakika dakika,damla damla içi çekiliyordu. (s.56 )
(Simone De Beauvoir, J.Paul Sartre, Che )
10 Şubat 2016 Çarşamba
Antonio TABUCCHI - Pereira İddia Ediyor
1943 doğumlu İtalyan yazar Antonio TABUCCHI, Fernando Pessoa'ya olan hayranlığı ve yazarın eserlerini ana dilinde Portekizce okuma isteği nedeniyle Portekiz dili ve edebiyatına yönelmiştir.
Çeşitli üniversitelerde ders vermiş, eserleri kırktan fazla dile çevrilmiştir, pek çok da ödül almıştır.
''Pereira İddia Ediyor'' Tabucchi' nin okuduğum ilk kitabı. Fernando Pessoa seven bir okur olarak Tabucchi' nin yazdığı ''Fernando Pessoa'nın Son Üç Gününü'' okumak isterim. Aslında Tabucchi'den birkaç kitap okuyup fikir sahibi olmam daha doğru olur.
Gelelim kitabımıza; Can Yayınları tarafından 2005 yılında yayımlanan roman 167 sayfa. Yazarın anlatımını, belli aralıklarla cümlelerini ''Pereira iddia ediyor'' diye bitirmesini başta yadırgadım ancak okudukça kitapla aramda sıcak bir bağ oluştu.
Bir akşam gazetesinin kültür sayfasını hazırlayan Pereira, ölmüş hatta henüz ölmemiş yazarların ölüm yazılarını özenle hazırlayan, yalnız ve geçmişiyle, anılarıyla yaşayan bir gazetecidir. Monteiro Rossi ve sevgilisi Marta ile tanışması onu içsel bir olgunluğa, acılarla yoğrulmuş bir bilinçlenmeye götürür. Romanın 1938 Lizbon' unda , İspanya'da iç savaşın, İtalya'da faşizmin, Portekiz'de Salazar diktatörlüğünün hüküm sürdüğü dönemde geçmesi de ayrıca kitabı okunası kılıyor.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
İspanya'da çok uzakta, dedi Silva, biz Portekiz'deyiz. Öyle ama burada da işler o kadar iyi gitmiyor, polis aklına eseni yapıyor, insanları öldürüyor,arama tarama var, sansür var, baskıcı bir devlet bu, insanların beş paralık değeri yok, kamuoyu hiçe sayılıyor. Silva ona bakıp çatalını bıraktı. Dinle beni Pereira, dedi. Hala kamuoyuna inanıyor musun? Kamuoyu Anglosaksonların, İngilizlerin ve Amerikalıların uydurduğu bir şeydir.... (s.50)
Kendinizi geçmişe yansıtarak yaşıyorsunuz, hala otuz yıl öncesinde Coimbra' daymışsınız, karınız da yanı başınızdaymış gibi, böyle yapmayı sürdürürseniz, bir çeşit anı fetişisti olursunuz, belki de karınızın resmiyle konuşmaya başlarsınız. Pereira peçeteyle ağzını sildi, sesini alçaltarak lafa karıştı: Yapmaya başladım bile Doktor Cardoso, Doktor Cardoso gülümsedi. (s123 )
30 Ocak 2016 Cumartesi
Nikos KAZANCAKİS - Zorba
« Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm. »
Yunan yazar Nikos KAZANCAKİS' in mezar taşında yazan bu söz, Zorba'nın yaşam felsefesi aynı zamanda.
Kazancakis 1883-1957 yılları arasında yaşamış. Zorba yazarın olgunluk dönemi eseridir. Kilise tarafından aforoz edilen eseri ''Günaha Son Çağrı'' ise yazarın okumak istediğim diğer bir romanı.
Kazancakis'in övgüsünü çok duymuştum, haklı övgülermiş. Harika betimlemeleri, güçlü anlatımıyla kitabı elimden bırakamadım. Girit Adasında romanın anlatıcısı olan yazarın ve linyit madeninde ustabaşı olarak işe aldığı Zorba'nın yanıbaşında hissettim kendimi.
Mutsuz, beklentisiz bir yazarın orta yaşlı Zorba'nın yaşam ve insan sevgisinden, yaşam felsefesinden adım adım etkilenişi çok güzel aktarılmış. Yaşamdan keyif almanın, yaşayanları sevmenin ön koşulunun olmadığını siz de hissedeceksiniz.
Sinemaya da aktarılan eser, üç dalda Oscar almış,filmin müziklerini de Mikis Theodorakis yapmıştır. Kitabı kadar filmi de, müziği de izlenesi, dinlenesi..
İyi bir kitap okuyayım diyorsanız Zorba'yı geç kalmadan okuyun, benden söylemesi.
******
Kitaptan Alıntılar:
Linyitler, zarar ve karlar, Bubulina'lar, hepsi yok olmaktaydı. Haykırış hepsini alıp götürüyordu, artık hiçbir şeye gereksinmemiz yoktu; ikimiz de Girit'in ıssız kıyısında, göğüslerimizin üzerinde hayatın bütün acısını ve zevkini taşıyorduk, acı ve zevk yoktu, güneş sallanıyordu, gece yaklaşıyor, Büyükayı gökyüzünün hareketsiz çevresinde raks ediyordu, ay yükseliyor ve korkuyla iki küçük canlının kumsal üzerinde şarkı söyleyip kimseden korkmadıklarını seyrediyordu. ( s.181 )
Yani akıllandım artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan, ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte... Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onunda tanrısı karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek... Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be... (s.257)
28 Ocak 2016 Perşembe
Size bir şey söyleyeyim mi ? - Okşan AYBAŞ
Sevgili Kitapça Yaşayanlar Merhaba..
Bir süredir paylaşımlarım seyrekleşti biliyorum..
Bloğumda yüz seksen civarında kitabın tanıtımını yapmış olmam etkenlerden biri.
Bir de, okuma hızımı normale çektiğim, okuduğum her kitabı da paylaşmadığım günlerdeyim.
Bir yıldır farklı coğrafyada Karadenizde yaşıyorum. Halkının hareketliliği beni de etkiledi sanırım. İş hayatıma ilaveten bazen zorunlu, bazen keyfi seyahatler derken zaman daha hızlı geçiyor. (Yukarıdaki fotoğraf yanıltmasın, Akdeniz'de Girne'den)
Zaman hızlı geçiyor derken Nietzche'nin yaşamı sorgulayan, zamanın değerini vurgulayan Hayat şiirinden bir bölümü hatırlayalım;
.......
.......
Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum
Oynadım. Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazan evimde, hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki söz ver kendine;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman, Hep acele etmem bundan.
Anladım
Yaşam güzel, değerli..
Geçen yılı düşündüğümde Şubat ayında yazar Sibel K. TÜRKER'le buluşmamız benim için yılın en güzel zamanlarından biriydi. Hayranı olduğum yazarı tanımak, sohbet etmek çok keyifliydi. Geçen yıl okuduklarımdan
2015 te iyi ki okumuşum dediklerim;
* Hayatı Sevme Hastalığı - Sibel K. TÜRKER
*Sevgili Arsız Ölüm - Latife TEKİN
*Zorba - Nikos KAZANCAKİS
*Beş Sevim Apartmanı- Mine SÖĞÜT
*Bir Gözyaşı Bir Gülümseme - V. Ahsen COŞAR
*Ateş Etme Silahsızım - Hakkı İNANÇ
*Kambur - Şule GÜRBÜZ
Benden şimdilik bu kadar.
Keyifli okumalar..
Hoşçakalın.
Okşan AYBAŞ
Bloğumda yüz seksen civarında kitabın tanıtımını yapmış olmam etkenlerden biri.
Bir de, okuma hızımı normale çektiğim, okuduğum her kitabı da paylaşmadığım günlerdeyim.
Bir yıldır farklı coğrafyada Karadenizde yaşıyorum. Halkının hareketliliği beni de etkiledi sanırım. İş hayatıma ilaveten bazen zorunlu, bazen keyfi seyahatler derken zaman daha hızlı geçiyor. (Yukarıdaki fotoğraf yanıltmasın, Akdeniz'de Girne'den)
Zaman hızlı geçiyor derken Nietzche'nin yaşamı sorgulayan, zamanın değerini vurgulayan Hayat şiirinden bir bölümü hatırlayalım;
.......
.......
Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum
Oynadım. Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazan evimde, hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki söz ver kendine;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman, Hep acele etmem bundan.
Anladım
Yaşam güzel, değerli..
Geçen yılı düşündüğümde Şubat ayında yazar Sibel K. TÜRKER'le buluşmamız benim için yılın en güzel zamanlarından biriydi. Hayranı olduğum yazarı tanımak, sohbet etmek çok keyifliydi. Geçen yıl okuduklarımdan
2015 te iyi ki okumuşum dediklerim;
* Hayatı Sevme Hastalığı - Sibel K. TÜRKER
*Sevgili Arsız Ölüm - Latife TEKİN
*Zorba - Nikos KAZANCAKİS
*Beş Sevim Apartmanı- Mine SÖĞÜT
*Bir Gözyaşı Bir Gülümseme - V. Ahsen COŞAR
*Ateş Etme Silahsızım - Hakkı İNANÇ
*Kambur - Şule GÜRBÜZ
Benden şimdilik bu kadar.
Keyifli okumalar..
Hoşçakalın.
Okşan AYBAŞ
30 Aralık 2015 Çarşamba
YENİ YIL - Okşan AYBAŞ

Merhaba Kitapça Yaşayanlar
Kocaman bir yıl daha bitti. Keşke güzel şeyler söyleyebileceğimiz bir yıl olsaydı.
Her zamankinden daha çok istiyorum barışı, huzuru.
Öncelikle barış gelsin ülkeme, dünyaya..
Sonra mutluluk, sevgi sarmalasın hepimizi.
Sağlıkla, sevdiklerinizle nice yıllar diliyorum.
O.Aybaş
Etiketler:
2016,
barış,
huzur,
kitapçayaşamak,
okşanaybaş,
sağlık,
yeniyıl
22 Aralık 2015 Salı
Şule GÜRBÜZ - Kambur
Daha Önce Şule Gürbüz'ün ''Zamanın Farkında'' kitabını tanıtmıştım. Bu kez de, ilk yazdığı Kambur'u okudum.
Bir röportajında hayat felsefesini ''Okumak, anlamak ve farkına varmak bana yetiyordu'' olarak açıklamıştır.
Şule Gürbüz'e göre saat tamirciliği bir sanat değil, egonuzu paranteze almayı gerektiren, mistik yanı olan bir meslektir. Sabırlı değilseniz, saatler boyunca mekanik saatlerle başbaşa kalmayı göze alamıyor, çok yüksek düşünceleriniz olsa bile, size sadece bir saatçi, bir tamirci gözüyle bakılmasına tahammül edemiyorsanız, bu işi yapamaz, yapsanız bile mutlu olamazsınız demiştir. ( Beşir Ayvazoğlu'nun Zaman Gazetesindeki köşe yazısından alıntı.)
Kambur için ne düşündüğüme gelince; İlk kitap gibi değil bence. Etkileyici, ilginç. Okunmalı.
İletişim Yayınları tarafından yayınlanan eser, 92 sayfa.
Şule Gürbüz'ün yazdıklarını okumak keyifli, Benim için belli bir çizginin üstünde, yazacaklarını merak edip okuyacağım yazarlardan. Son kitabı ''Coşkuyla Ölmek'' de okuyacaklarım arasında.
Keyifli okumalar..
******
Kitaptan alıntılar:
Bu yeryüzü panayırında hiçbir şey yapmadan durmak; sizleri seyretmek uğruna, sürekli para ve değerli şeylerimi veriyorum. Panayırın ötesi uçurumlarla dolu- birkaç kez kenarına gittim; ama gördüm ki o da eğlencenin bir parçasıymış. Kayıtsızlığımın bir nedeni de, yaşamda kendimi perdede seyrediyor gibi hissetmem. (s.22 )
Sanki oldum olası bir büyük odayı arşınlıyor; ara sıra elimi muma uzatıp yakıyor, ve haykırışımı hep sonraya saklıyorum. ''Dur!'' denilen yeri de, yaşamak üzere erteleye erteleye tüketiyorum. Beklerken beklemediğimi düşünüp kahkahalar atıyor; bu arada elimi duvarlara, cama, burnuma, kalemlere... sürüyorum. Kapının çalındığını duyar gibi oluyor; ne açıyor ne de kapıyorum. (s 85 )
10 Kasım 2015 Salı
Abdülhak Şinasi HİSAR - Çamlıcadaki Eniştemiz
Abdülhak Şinasi Hisar' ı yazar bir arkadaşımın önerisiyle okudum. Yetenekli edebiyatçılardan etkilenmemem mümkün değil. Ancak geçmişte yaşamış olanları okumak beni hüzünlendiriyor da.
Geçmişte kalan yaşanmışlıklar, değerler, yetenekli güzel insanlar...
14.3.1887- 3.5.1963 yıllarında yaşamış olan yazar, Galatasaray Lisesindeki eğitiminden sonra Fransa'da yaşamış, Meşrutiyetten sonra yurda dönüp Osmanlı Bankası, Fransız ve Alman Şirketlerde ve Dışişleri Bakanlığında çalışmıştır.
Roman, Anı, biyografi, fıkra, antoloji türünde eserler vermiştir.
Romanlarından Fahim Bey ve Biz Almancaya çevrilmiştir. Bir diğer romanı da Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği.
Anı türündeki eserleri; Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri.
Yahya Kemal'e Veda, Ahmet Haşim Şiiri ve Hayatı, İstanbul ve Pierre Loti ise biyografi türündeki kitapları.
Abdülhak Şinasi Hisar hakkında Sermet Sami Uysal ve Necmettin Türünay tarafından yazılmış birer kitap da vardır.
Çamlıcadaki Eniştemiz romanının kahramanı ''Deli Enişte'' ile bir döneme tanıklık edeceksiniz. Umarım yazarın diğer eserlerinden de okuyabilirim.
******
Kitaptan Alıntılar :
Bu eski zamanın lezzetli alemlerinden biri de sabah uyanışları ve tiryakilikleriydi. tembeller ve işsizler daha çok yorulurlar. Gece erkenden yatmışken sabahları insan kendini zorlamaz, gözlerini yorgun bir uykudan birer birer açar, fakat yine uykusu gelmiş gibi esner, gerinir, yavaş yavaş, perde perde açılır, uykusundan esneye gerine çıkar, içine sinmiş rüyalaradan hafif hafif sıyrılırdı. (s.61)
Eniştemizin diğer bazı huyları da belki deliliğine verilebilirdi ama, bunlar, tembelliğime uyduğundan, bana munis, hatta makul gelirdi. Mesela, eniştemiz hayatında intizam ile tatbik ettiği bir usul, iki sıkıntılı işi aynı zamanda takip etmek pek yorucu olduğundan, bunları sıralıyarak, her gün ancak bir tek sıkıntıya katlanmak ve bir tek can sıkıcı işle meşgul olmak prensibiydi. (s.95)
Bazan bir ruhu kavramak için son derece iyi bir kalbe koşulu bir çift gözü görmek kafi gelir. Halamın gözleri büyükçe ve bakışları sıcak, yavaş ve anlayışlıydı. yeşilimtrak göz bebeklerinin saflığı ruhunun yalnız iyilikle olduğunu gösterirdi. (s.98 )
14 Ekim 2015 Çarşamba
Mine SÖĞÜT - Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey
Mine Söğüt 1968 doğumlu, uzun yıllar gazetecilik yapmış.
Daha önce Beş Sevim Apartmanını okuyup paylaşmıştım sizlerle. Deli Kadın Hikayeleri, Şahbazın Harikulade yılı 1979, Darbeli Kalemler, Dolapdere- Kürt Kediler, Çingene Kelebekler, Kırmızı Zaman da yazarın yazdığı eserler.
Sıradışı kurgusuyla Madam Arthur Bey ve hayatındaki Her Şey okunmaya değer romanlardan.
Yazacağı yeni romanı için eski fotoğrafların peşine düşen Olcayto Ran, Madam Arthur Bey'in korkunç dünyası ve onun sırlarıyla tanışır.
Tahmin edemeyeceğiniz bir olay örgüsü var.
İlginç ve güzel bir roman okumak isteyenlere öneriyorum.
******
Kitaptan Alıntılar:
Her gerçek her zihinde yeni bir gerçekliğe bürünür. Kimse kimsenin hikayesini anlatamaz. Herkes herkesin hikayesini yeniden yazar. Anılar izafi. Tıpkı zaman gibi. (s.74 )
Ama hiçbir şeyi unutmayacak. Unutmak istiyor ama unutamıyor. Çünkü kader yuvarlak. Ne yöne giderse gitsin, insan aynı yere varıyor ve aynı yollardan geçiyor. Bundan sonra da, bu zamana kadar yaşadıklarından başka şeyler yaşamayacak. ( s.111 )
Dünya çok büyük, zaman çok geniş. Bu büyüklük ve genişlik her şeye kadir. Varlıkları, gerçekleri ve istekleri birbirine karıştırabiliyor. İrili ufaklı delikler açıp her şeyi o deliklerden içeri/dışarı atabiliyor. Herkes herkes, her şey her şey olabiliyor. ( s. 115 )
29 Eylül 2015 Salı
Sibel K. TÜRKER - Şair Öldü
Ben bir okur olarak kitabın içinde kaybolmayı seviyorum.
Romanlarda kurgu önemli ama dili çok iyi kullanmak, o bildiğimiz sözcükleri yan
yana getirirken oluşturulan derin anlam, betimlemelerin zenginliği, -ki yazarın hayal gücünün derinliğinin delilidir bence- içsel çözümlemeler beni yazılanla bütünleştirir adeta.
Altını çizeceğim cümleler bulup çizmek, her an o sihirli dünyaya dönmemi sağladığı için mutlu eder beni.
İşte Sibel K. Türker'in öykülerinde, romanlarında ben kayboluyorum adeta...
Seçilememiş bir yaşam, aile, kardeş, anne ve baba.
Sevgiden, güzel ve iyi olandan yoksunluk kader mi?
Dik durarak ayakta kalmaya çalışırken Ersin'in uğradığı farklı yaşamlar ana yola varmadan önce uğranan ara sokaklar sanki.
Şair Öldü, 2006 yılında yayımlanmış okunası bir roman.
Öykü Sersemi ile 2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü, Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir.
Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' ile başlamalarını, ''Hayatı Sevme Hastalığını'' mutlaka okumalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.
******
Kitaptan Alıntılar:
İnsanlar, üzeri yazılmamış beyaz kağıtlar gibi. Uçuşup savrulduklarını bilmiyorlar. Gitmelerinin ve gelmelerinin anlamını kavrayamıyorlar. Suskunluklarını arıyorum ben, demeyişlerini. Söyledikleri asıl bildikleri değil. Bildikleri, gördüklerinden uzakta. Kendi takdir ettikleri bir kıymetin içinde ışıldayıp körleşiyorlar. (s.46 )
Ah, insan. Birinin zayıflığı diğerinin gücü olur; birinin suskunluğu diğerinin sesi. Fazla mı kötü niyetliyim? Fena bir şey söylemedi ki. Yabani bir hayvan gibiyim, okşanmaya gelemiyorum. Yalnızlık, tek olmak duygusu midemde erimeyen bir kemik gibi. Yutmuşum ama geri çıkaramıyorum. (s.57 )
21 Eylül 2015 Pazartesi
Robert DELIGE - GANDHİ
Biyografi türünde pek kitap okuyamadım bugüne kadar. Ya okumak istediğim kişilerin biyografileri yazılmamış ya da aradığım zamanlarda istediğim kitabı bulamıyordum.
Gandhi de okumak istediklerimdendi. Dost Kitabevi tarafından Temmuz 2015 te bu kitabın yayımlandığını görünce okumak istedim. Kitap 160 sayfa.
Gandhi hakkında daha önce yazılan biyografileri okumadığım için kıyaslayamayacağım ama kitabın tanıtımında bugüne kadar yazılan kitapların önemli bir kısmının kutsayıcı, ululayıcı bir vurguyla yazıldığı, bu biyografinin ise ihtilaflı görüşleri göz ardı etmeden daha nesnel bir Gandhi portresi çizdiği belirtilmiş.
Gandhi'nin 13 yaşında evlenmesi, üniversite öğretimini İngiltere'de yapıp İngiliz kültürüne uyumu ve sonrasında Güney Afrika'da yaşadığı yıllardan sonra Hindistan'a dönüp reformist, aktivist kişiliğiyle Hindistan'ın bağımsızlığı için üstlendiği rol ilginç.
Gandhi anlatılırken putlaştırılmamış bu nedenle biyografiyi okurken zaman zaman verdiği kararlara, yaptığı hareketlere şaşırmamak elde değil.
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar :
Güney Afrika'daki ilk yılları yine de ulusal bir liderin doğuş yılları olur.Gandhi'nin ilk başkalaşımı burada gerçekleşir. Ömrü boyunca bir milliyetçi kalacağı için, bu dönüşüm daha da önemlidir. Onun hümanizması Hindistan'a ve Hintlilere dönük bu derin bağlılıktan asla ayrılmayacaktır. Kimi durumlarda, bir ''Hindu'' lideri olarak da görülecektir. Keza, Hindistan'daki müslümanların lideri Muhammet Ali Cinnah onu böyle niteleyecektir. (s.25 )
Gandhi, makalelerinde, zanaat endüstrisinin ve çıkrıkla yün eğirmenin meziyetlerini över. Giyim tarzı milliyetçiliğe bağlılık göstergesi olur, çünkü, eğer her Hintli yerli giysiler giyerse yerel üretim gelişecektir. Bu fikrin peşinden giden Gandhi yabancı giysiler giyen Hintlilerin Hintli kabul edilemeyeceğini ileri sürmekte tereddüt etmez. (s.63 )
20 Eylül 2015 Pazar
Sigrid UNDSET - Her Kadın Gibi
Genellikle okuduğum kitapları hemen paylaşmayı tercih ediyorum ancak bu ay biraz tembellik yaptım. İki hafta kadar önce bitirdiğim bir kitaptan bahsedeceğim.
Okumam gerekenleri araştırırken bu romanın tanıtımıyla ilgili iddialı cümleler ile 1928 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nün bu kitaptan dolayı yazarına verilmesi, her dile çevrilmesi, yirminci yüzyıl edebiyatının şaheserlerinden diye bahsedilmesi ve yazarın adını bile duymamış olmanın tuhaf etkisiyle edinip okudum ''Her Kadın Gibi'yi.
Beklentimi yükselten tanıtımdan sonra sizlere söyleyebileceğim sadece akıcı şekilde okunan bir kitap demek olacaktır! Bir derebeyi ile evlenen zengin bir kadının üst üste çocuk doğurması ve günlük yaşantısı. Sıkılmadan okuyabilirsiniz ancak beklediğim kurguyu ve altını çizip not edebilecek cümle de bulamadığımı belirtmeliyim.
.
Kısacası, mutlaka okuyun diyemeyeceğim bir roman.
Elips Kitap tarafından yayımlanmış ve 384 sayfa.
******
Kitaptan Alıntılar:
Her lohusalığından yine de güzel, daha sakinleşmiş olarak kalkmıştı. Genç omuzlarına yüklenen sorumluluklar her gün biraz daha artıyordu. Yanakları biraz zayıflamış, beyaz, geniş alnının altındaki gözleri daha ciddileşmiş, ağzı ise kırmızılığından kaybedip biraz daha zayıflamıştı. Bu gidişle vaktinden önce ihtiyarlayıp çökecekti... ( s. 137 )
Skog'da şöyle bir adet vardı: Kiliseden dönüp avluda atlarımızdan indiğimiz zaman kaynatam Herr Björgulf, oğullarıyla beni yanaklarımızdan öperdi. Biz de onun elini öperdik. Sonra evli olanlar öpüşür, bizimle birlikte kiliseye gitmiş uşakların, hizmetçilerin ellerini sıkardık. Babanla Aasmund Amcan babalarından bir hediye aldıkları zaman onun elini öperlerdi. Herr Björgulf'la karısı odaya geldikleri zaman oğulları ayağa kalkarlar, kendilerine oturun deninceye kadar oturmazlardı, önceleri bu haller bana tuhaf, acayip gelmişti. (s243)
9 Eylül 2015 Çarşamba
Barış BIÇAKÇI - Aramızdaki En Kısa Mesafe
Bir Barış Bıçakçı kitabı daha paylaşmak istiyorum sizlerle. Aramızdaki En Kısa Mesafe.
Yine sade dil hakim kitaba. B.Bıçakçı okuru yormuyor, adeta işini kolaylaştırıyor. Sade, anlaşılır bir anlatımı var.
Öyküler yine bizden, bizim çocukluğumuzdan. Okurken benzer anılar geldi aklıma, yazarla yaşımın yakın olmasından da kaynaklı tabii.
Çocukların ağzından anlatılan öyküler, romanlar okuru hemen sarıyor. Yaşananlar karşısında çocukların nasıl algılayıp neler düşündüğü zaten başlı başına şaşırtıyor insanı. Aramızdaki En Kısa Mesafe'de bir çocuğun bize aktardığı öyküler, anılar...
İlk aklıma gelen, bloğumda da tanıtımını yaptığım Onca Yoksulluk Varken ve Momo da bir çocuğun anlatımıyla yazılan romanlara örnek.
Yazarın Bizim Büyük Çaresizliğimizden sonra okuduğum ikinci kitabı ve elimde Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra da okunmayı bekleyen başka bir kitabı.
Keyifle okuyacaksınız...
******
Kitaptan Alıntılar:
Kemal elinde süt bardağıyla pencereye çıktı. Sabırlı olmamızı söyleyerek sütünü içti. Bitirince, önceden albümden çıkardığı pulları avuç avuç savurdu. Bir sürü pul havada uçuşuyor, ellerimizi havaya kaldırmış tutmaya çalışıyorduk. Pulları havada yakalamak için peşlerinden koşmamız gerekiyordu. ( Pul Biriktirenler adlı öyküden s. 21 )
Yarıyıl tatili olduğu için otobüsler pek dolu olmuyor. Zaten biri mutlaka yer veriyor anneanneme. Anneannem yine mantosunun eteklerini tutarak oturuyor. Eşarbını düzeltiyor. Çevresindeki insanlara bakıyor. Küçük çocuklarla göz göze gelmeye çabalıyor. Başarınca başını aşağı yukarı sallayarak onlara gülümsüyor. Kendi kendine Arapça bir şeyler mırıldanıyor.
Sonra uyuyor. Başı öne düşüyor. Arkasından bakıldığında başsız gibi görünüyor. ( Anneannem ve Ben adlı öyküden. s.62 )
29 Ağustos 2015 Cumartesi
Hıfzı TOPUZ - Başın Öne Eğilmesin
Sizlere daha önce Hıfzı Topuz'un Neyzen Tevfik'i anlattığı ''Çılgın ve Özgür'' ile Nazım Hikmet'i anlattığı ''Hava Kurşun Gibi Ağır'' adlı eserlerini tanıtmıştım. 1923 doğumlu hukukçu, gazeteci, yazar olan Hıfzı TOPUZ'un aldığı ödüller o kadar çok ki, yazmam adeta olanaksız. Okumaktan çok keyif aldığım bir yazar.
2007 Orhan Kemal Roman Armağanını alan Başın Öne Eğilmesin'i okurken sadece Sabahattin Ali'yi tanımıyor, aynı zamanda tek partili Türkiye'nin son dönemine de tanıklık ediyorsunuz. O dönemin düşünce, ifade ve basın özgürlüğü aradan geçen onca yıla rağmen maalesef bugün de aynı sorunlarla boğuşuyor. Özgürlükler adına bir arpa boyu yol alamamanın farkındalığını yaşayıp, üzüleceksiniz.
Kitabın içindeki fotoğraflarla Sabahattin Ali'nin hayatında yer almış bazı kişileri tanımak ise kitabın güzel olan başka bir yanı.
Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan romanın elimdeki 2013 yılı 12. basımı ve 259 sayfa.
Sabahattin Ali okurları, yazarı daha iyi tanımak istemez misiniz?
Keyifli okumalar...
******
Kitaptan Alıntılar:
Dünyaya herkes kaderinde olan bir görevi yapmak için gelirmiş, bende zannediyorum ki sadece aşık olmak, zaman, yer ve mekan düşünemeden aşık olmak için gelmişim.
Bereket ki boylu poslu yakışıklı bir delikanlı değilim. O zaman böyle kendi kendime tutuşmakla kalmaz karşılık görür,işi gücü maceralara hasrederdim. Şimdi kendi kendime gelin güvey olurken başka işlerle uğraşacak, yazı falan yazacak zamanım oluyor. (s.56 )
Dünyada bana ''Ne istiyorsun?'' diye sorsalar hiç düşünmeden vereceğim cevap şudur: ''Anlaşılmak istiyorum.'' Biraz aklı başında olan hangi adama sorsalar vereceği cevap mutlaka bu olacaktır.
Herkesten uzak bir yerde, karanlık bir gecede, otların ve yıldızların bile sustuğu bir anda, hiç kımıldamadan yanımda duran sevgili bir vücuda kafamdakileri aktaracağımı ve onun da beni anlayabileceğini zannediyorum. (s.78 )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














