3 Eylül 2014 Çarşamba

Yekta KOPAN - Bir De Baktım Yoksun




Aralık 2013 te Yekta KOPAN'ın ''Aile Çay Bahçesi'' adlı romanını tanıtmıştım, bu kez de  çifte ödüllü öykü kitabını paylaşıyorum sizlerle.

Yekta KOPAN, 1968 doğumlu. 2002'de Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleriyle Sait Faik Hikaye Armağanı, Karbon Kopya Dünya Kitap ile 2007 Yılın Telif Kitabı Ödülü, 2010 yılnda ise Bir de Baktım Yoksun ile de Yunus Nadi Öykü Ödülü ve Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almıştır.

Genellikle roman okumayı tercih ediyoruz, benim öykülerle yakınlaşmam da çok eskilere dayanmıyor. Ancak güzel kaleme alınan öyküleri ard arda okudukça  öykü kitaplarını elimden bırakamaz oldum.

Öykü okumayı sevmiyorum diyenlere sesleniyorum; ön yargınızı kırmak için '' Bir De Baktım Yoksun'' yerinde bir seçim olur, benden söylemesi!

Elimdeki Can Yayınları tarafından yayımlanmış, Nisan 2013 - 14. baskısı ve 163 sayfa.

 İçindeki öyküler;  Sarmaşık, Portobello 22, Kırmızı, Battaniye, Kertenkele, İyi Uykular.
 Ben en çok  Sarmaşık ve İyi Uykular adlı öyküleri sevdim.

İyi Okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar :



Acının insan ruhuna yayılması için ne kadar zaman geçtiğini o anda anladım.1,2,3,4...Bende de yoktu o cesaret... 8,9,10... Hiç olmadı...12,13...Ayrılma kararını veren Melek oldu... 16,17,18 Ayrılmak istedi, beni ikna etmeye çalıştı, gözyaşlarıma göğüs gerdi, benimle ağladı, daha önce boşanmış olan arkadaşlarıyla yemeğe çıkmamı sağladı, yayınevinden benim için izin aldı, tatile çıkmam için baskı yaptı, ailesiyle konuştu, avukat ayarladı, boşanma terapistinin seans ücretini ödedi... 32,33,34...en sonunda bir not bırakıp gitti... 41,42,43... ve bitti... 50.
Elli saniyelik bir şeydi.   ( Sarmaşık adlı öyküden. s.35 )


Yavaşça ayağa kalktım. Üstümü başımı silktim. Mahcubiyet duygusuyla büyütülmüş bütün evletler gibi sağa sola baktım. kendi kendime konuştuğumu, yerlerde yuvarlandığımı bir gören olmamıştı. Birkaç dakika olduğum yerde kaldım. Korku ve rahatlama iki yakın arkadaş olmuş, aklımın koridorlarında birdirbir oynuyorlardı.  (Sarmaşık adlı öyküden. s 42 )


Ben uğruna hayat adanan bir insan olmanın yüküyle geldim sınıfınıza öğretmenim. Babamın da adı yok de. O kadar sessizdir ki bir adı olup olmadığını öğrenemedik. Konuşmaz benim babam. Mutluyum demez. Mutsuzum demez. Evlilik teklifi de, boşanma teklifi de annemden gelmiş öğretmenim, işte öylesine suskundur babam. Yanlış anlamayın, ikisini de çok seviyorum ama bir sır vereyim mi, bu onların başarısı değil. Ben sevgi dolu bir insan olmayı kendi kendime öğrendim öğretmenim: Dürüstüm-anlayışlıyım-akıllıyım-yasam insanları sevmek- umut vermektir- varlığım kendime armağan olsun.   ( Battaniye adlı öyküden. s.118-119 )




31 Ağustos 2014 Pazar

Behçet ÇELİK - Diken Ucu





Uzun süredir okumak istediğim  Behçet Çelik de Sibel K. Türker gibi meslekdaşım olmasından onur duyduğum yazarlardan.

Doğduğu kent Adana üzerine yazıları derlediği Adana’ya Kar Yağmış adlı derleme kitabından sonra yazdığı 18 hikâyeden oluşan ''Gün Ortasında Arzu'' adlı kitabıyla 44.Sait Faik Hikâye Armağanı'nı'nı,  2010'da yayımlanan Diken Ucu adlı hikâye kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanmıştır.
Dünyanın Uğultusu adlı ilk romanını 2009 yılında yayımlayan Behçet Çelik'in,
 Romanları;  
        Dünyanın Uğultusu (2009, Kanat Kitap, 2011, Can Yayınları), Sınıfın Yenisi (2011, Günışığı Kitaplığı),  Soluk Bir An (2012, Can Yayınları)

On dört öyküsünün yer aldığı Diken Ucu, Can yayınları tarafından yayımlanmış, 122 sayfa.
Sade ve akıcı dilinin yanısıra öykülerinde sıradan kişilerin içdünyası, duygu ve davranışları ustalıkla anlatılmış.

 Bazı yazarların tüm yazdıklarını merak edip okumak isteriz ya, işte Behçet Çelik de bende öyle bir istek oluşturdu.

 Okumanızı tavsiye ediyorum, Hoşçakalın...


******



Kitaptan Alıntılar:


Ne çok konuşurduk, tam da yatmaya karar vermişken, uykumuzdan çalma pahasına. Sonra sustuk. Birimiz bir şey söylerken öbürümüz televizyonun sesini kısmadı,  anladığımız kadarı yetti -zaten neydi? Önemsiz bir ayrıntı. Perdenin söküğü, dolabın kapağı. Çok olmuş biz bu sabaha varalı.  ( s.21-22 Dolabın Kapağı adlı öyküden. )


İnsan yirmi yıl bir başkasını diken ucu gibi taşır mı içinde?  Görmese, aramasa bile... Gençlik deyip geçemez miydim?  Geçebilseydim, şimdi neşeyle bunlardan konuşabilirdik. Tam içki mezesi olabilecek hatıralar. Ağlamayız da  nasılsa artık. Kıkır kıkır güleriz; unuttuğumuz  ya da hiç öğrenmediğimiz ayrıntıların üzerinden geçer, ''Biz neymişiz,'' deriz. (s.52 Diken Ucu adlı öyküden. )



Geceleri yatmadan önce, namaz dualarının ardından , senden, aileme, bana, komşularımıza, akrabalarımıza, bütün Müslümanlara, bütün insanlara sağlık, esenlik vermeni isterim- bilirsin. Sesimi duyduğunu, her kulun gibi beni de, dualarımı da işittiğini biliyorum. Nenemin hastalığı sırasında dualarımı işittiğin halde neden nenemi iyileştirmediğini bilmiyorum. Abim, aklımın yetmediği konular olduğunu söyledi bunların. Kuşkusuz sen her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilensin, nenemi çok sevdiğin için yanına  aldığını söyledi abim, doğru mu? ( s.81 Dua adlı öyküden. )




26 Ağustos 2014 Salı

Heinrich BÖLL - Palyaço




       Heinrich BÖLL, İkinci Dünya Savaşında çeşitli cephelerde savaşmış, yaralanıp esir düşmüş  Nobel Ödüllü Alman yazar. Alman ve Uluslararası PEN Derneği'nin Başkanlığını da yapmışrır.

      Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da çok tartışılmış, H. BÖLL din karşıtı olmakla suçlanmıştır.

20.yy ın önde gelen klasiklerinden olduğu söylenen roman, umduğumdan da etkileyiciydi.

     Yazar bu romanıyla her ne kadar din karşıtı olmakla suçlanmışsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında varlıklı bir ailenin palyaço olmayı seçen oğlu Hans Schnierin toplumun dar kafalılığı, din ve ahlak kurallarının baskısı altında toplumda yer bulamayışı okura çok güzel yansıtılmış. 

 Boş kuralların saçmalığını okurken, günümüzde  dayatılan kuralları, değerleri de farkında olmadan sorgulayacaksınız.

Okuma konsantrasyonum iyi diyen okurlara duyurulur; edebi değeri olan, nitelikli  bir roman okumak istiyorsanız, buyrun ''Palyaço'' sizi bekliyor.

 Bende  H. BÖLL'ün başka bir romanını daha okumayı ümit ediyorum.

 Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Bence bu dünyada hiç kimse bir palyaçoyu anlamaz; bir palyaço bile öteki palyaçoyu anlamaz. Onların da arasında hep kıskançlık ve çekememezlik vardır. Her zaman olmasa bile Marie beni anlardı. Ona göre ben ''yaratıcı insan'' olduğum için kültüre daha çok ilgi duymalıydım. Fakat yanılıyordu. (s.97 )


Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.  (s.138 )


Kendimi daha iyi hissediyordum. Dizimin şişkinliği indi, ağrısı da azaldı. Baş ağrım ve melankolim ise devam ediyordu; onlar bana ölüm düşüncesi kadar yakındır. Ölüm, sanatçının hep yanındadır, iyi bir papazın dua kitabını koltuğunun altında taşıması gibi. Eğer ölürsem, başıma neler geleceğini de biliyorum. Ne yazık ki Schnier Aile Mezarlığı'na defnedileceğim. Annem ağlayacak ve beni anlamış tek insanın kendisi olduğunu söyleyecektir. (s.233 ) 







23 Ağustos 2014 Cumartesi

Anton ÇEHOV - Korkunç Bir Gece




     Bu ay üst üste Türk Edebiyatından okuyunca, Dünya Klasiklerini özlediğimi,  Rus Edebiyatından Çehov'un öykülerini sıcaklarda  rahat okuyacağımı düşünerek ''Korkunç Bir Gece'yi'' seçtim bu kez.

    Kırkdört yıllık ömrüne yüzlerce öykü, oyun yazmayı sığdıran Çehov, Gerçekçilik Akımını izlemiştir. Tıp eğitimi alan Çehov'un Cansız Ceset; Kaçak, Cerrahlık adlı öykülerinde mesleğinden etkilenmiştir. Vişne Bahçesi, Vanya Dayı ise en bilinen oyunlarındandır.

Araf Yayınları tarafından 2013 te 2.baskısı yapılan kitap 157 sayfa. İçinde yirmi üç öykü var.
Son zamanlarda okuduğum öykülerden sonra  19.yy Rusyası öykülerine dönmek hoşuma gitti. Farklı yüzyıllarda, farklı kültürlerin öyküleri...

Kısa cümlelerle, kısa öykülerde güçlü anlatımı, kurguyu sergileyebilmek bence zor, hem de çok zor...

Okumayı sevmek, okumayı öğrenmek klasiklerle oluyor. Okuyamadığım ne çok eser var, umarım okumaya vaktim yeter!

Okumayı seviniz, sevdiriniz diyerek bitireyim bu defa da. Hoşçakalın...


******


Kitaptan Alıntılar:


   Adamcağız general olmayı kafasına koyduğundan emekliliğini de istemiyordu. Böylece bizde beş yıl daha hizmet etti ve diyebiliriz ki, sonunda amacına ulaştı. Ama nasıl ulaştığını tahmin edemezsiniz.Adamcağızın yazgısı böyleymiş demek ki. Generallik rütbesini verdikleri gün ansızın katıldı kaldı. Yüzünün sol yanına, sağ koluna, iki bacağına birden inme inmişti... Bizim gösteriş düşkününe sırmalı general apoleti takmak nasip olmadı, istemeye istemeye emekliye ayrıldı. ( Kale Gibi Kadın adlı öyküden. s.38 )


   Gene de evlendirdiler bizi.
Şimdi evliliğimizin gümüş yıldönümünü kutluyoruz. Birlikte tam 25 yıl uçup gitmiş. Başlangıçta zor yıllar geçirdik. Hep azarladım Zoya'yı, gerektiğinde patakladım, istemeye istemeye sevdim. İstemeye istemeye çocuklarımız oldu. Sonra...yavaş yavaş alıştık birbirimize...
   Şu an Zoyacık arkamda ayakta duruyor; elleri omuzlarımda, tepemdeki dazlağı öpüyor. (Nasıl Evlendiğimin Resmidir adlı öyküden. s.44-45 )



   Sokakta eskisi gibi yağmur yüzümü kamçılıyor, rüzgar şapkamı uçuruyor, kürkümün eteklerini tartaklıyordu. soğuktan iyice üşümüş, üstelik sırılsıklam ıslanmıştım. Sokakta duramazdım, sıcak bir yere gitmeliydim ama nereye?  ( Korkunç Bir Gece adlı öyküden.  s.50 )





18 Ağustos 2014 Pazartesi

Jale SANCAK - Burada Mutlu Değilim ''Gençler Bildiğiniz Gibi Değil''





Gençler  Bildiğiniz Gibi Değil diyor Jale Sancak!

Yazar kitabında, farklı sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik çevrelerden gençlerle yaptığı söyleşileri aktarmış. Gençlerin gençliğe, yaşama, dünyaya bakışları, beklentileri, sorunları farklı ağızlardan dile getirilmiş.
 Aslında bildiklerimizin ötesinde yaşayan ve düşünen gençleri biraz daha anlayabilmek için çok güzel bir kitap.

 Kitabı ilginç, okunası buldum, öneriyorum. 

Kitaba yorumlarıyla Altay Öktem, Bahadır Baruter, Gündüz Vassaf, Haydar Ergülen, Hakan Günday ve İpek Ongun'da katkıda bulunmuşlar. Hakan Günday okurlarıyla bir de öykü paylaşmış.

Kırmızıkedi Yayınları tarafından 2011 de yayımlanan kitap 148 sayfa.

Yazar Jale Sancak'ın 2014 Duygu Asena Roman Ödülü'nü ''Fırtına Takvimi'' adlı romanıyla aldığını da okumak isteyenlere hatırlatayım. Okunacaklar listemde Fırtına Takvimi yerini aldı.

  Gençleri biraz daha anlamak isteyenler; Burada Mutlu Değilim sizi bekliyor...


******


Kitaptan Alıntılar:


-Neden intihar etmek istediğini kendi kendine soruyor musun, sorguluyor musun bunu?

Hayattan nefret ettiğim için. Yok olmak istediği m için. Hiçlik isteği. Yani hiç...ben hiçbir şey istemiyorum. Kayıplara karışmak istiyorum. ölümden sonraki hayatı, ölümden sonra yaşam varsa onu da istemiyorum. yaşamdan, olmaktan nefret ediyorum.  (s.30 )
 


-Sence nasıl bir dünya düzeni olmalı Can Ali?
 
Nasıl bir dünya düzeni... Bilmiyorum. ben dünyanın genel müdürü olma işini bıraktım. Çümkü her şeye çözüm üretmeye kalkarsanız kendinize çözüm üretemezsiniz. Kendini geliştirip kendin için bir şeyler yapabilirsin ve bir gün bunları düşünmen gerekirse düşünecek pozisyonda olursun mantığında bir insanım. Benim şimdi bunlara kafa yormam ne bana ne başka insanlara  ne de ülkeye fayda sağlayacak. Elbette oturup bunları düşündüm, düşünmedim değil, ama ben politikaya pek inanmıyorum.   (s.53 )


-Niye? Erken evlilik bir hata mı sence?

Büyük bir hata. Ama görücü usulü evlilikler uzun sürüyor. Benim böyle bir tezim varGörücü usulü evliliklerde birbirinizi tanıma şansınız yok. Evleniyorsunuz, ilk iki-üç sene birbirinizi tanıyarak geçiyor. Üç seneden sonra birbirinize alışıyorsunuz, beş sene oluyor. Ondan sonra birbirinizi benimseyince de sürüp gidiyor.  (s.88)


13 Ağustos 2014 Çarşamba

Murathan MUNGAN - 189 Sayfa




 Murathan MUNGAN 1955 İstanbul doğumlu, A.Ünv. DTCF Tiyatro Bölümü mezunu. Şiir, hikaye, roman, deneme, oyun, senaryolar yazmış üretken bir yazar.

Yıllar önce ''Yüksek Topuklar'' adlı romanını, daha sonra da 2009 da yayınlanan ''Eldivenler, Hikayeler'' i okumuş, 2014 Ocak ayında bloğumda ''Kibrit Çöpleri'ni'' paylaştım sizlerle.

Kitabın adı ''189 Sayfa'', bundan önce de ''227 Sayfa'' yayımlanmış. 189 Sayfa'da yazarın denemeleri yer alıyor. Okurken bol bol not aldım, yazarın birikimine hayran olmamak elde değil.

 Daha önce bir yazıda okumuştum; yazmak isteyenlerin mutlaka güzel sanatların farklı dallarıyla da ilgilenmeleri, örneğin müzik dinleyip, sinema, tiyatro  izlemeleri, bunlarla beslenerek daha güzel yazabileceklerinden bahsediyordu. 189 Sayfa'daki denemelerden yazarın sinemaya, müziğe yakınlığını, o donanımla da çok güzel -içi dolu-  yazdığını gördüm, bilgilendim. 
Teşekkürler Murathan Mungan...

Kitaptaki pek çok başlıktan örnekler vereyim, ilginizi çekebilir; ''Aslan payı fark, Fazlasıyla tanıdık, Yazarın hacmi, Anı okumanın yorgunluğu, İçi susmuş kalemler, Kendi kendine'kült' olmak, Omurgasız, Şimdiki zamanın saati, Sahte söyleşiler, gerçek sözler...

Murathan Mungan okumayı sevenlere duyurulur;  Metis Yayınları yazarın kitaplaştırdığı bütün çalışmaları bir külliyat olarak yayımlamaktadır.


******


Kitaptan Alıntılar:


Çöl ya da kutup
Çöl ya da kutup doğanın radikal kararlarıdır. İnsan kimi zaman yaşamını ya da doğasını bu çeşit radikal kararlarla kurtarır. Çöle vurmayı ya da kutuplara çekilmeyi göze aldığında... (s.27 )

Önce, sonra, daha sonra
''Önce seni görmezden gelirler, sonra alay ederler, sonra seninle savaşırlar, sonra sen kazanırsın!.. demiş Mahatma Gandi.
   ''Özellikle bizim gibi ülkelerde ciddi işlerle uğraşan bir eşcinselsen,'' diye eklemek isterim.  (s.36 )


''Sizi bir filmde kimin oynamasını istersiniz?''
Birini tanımanın kolay yollarından biri bu soruyu sormak olabilir. Alacağınız yanıt, nice ağırbaşlı sorudan çok daha fazla bilgi verebilir karşınızdaki kişi hakkında. Bilinen bir oyuncunun adının üzerinden vuran ışıkta, o kişiyi çok daha iyi görebilirsiniz. (s.68 )


Giz ve güç
Senin okuduğundan daha fazlasını söyleyen tümceler. İyi kitapların, iyi metinlerin gizi ve gücü burada saklıdır. Göz önünde olup gözün zamanını beklerler. (s.96 )






9 Ağustos 2014 Cumartesi

Sibel K. TÜRKER - Öykü Sersemi





Daha önce, Kasım 2013 te  Sibel K. Türker'in ''Benim Bütün Günahlarım'' adlı romanını paylaşmıştım sizlerle. Geçen hafta ard arda yazarın' 'Öykü Sersemi'' ve ''Hayatı Sevme Hastalığı'' adlı kitaplarını okudum, okumaya doyamadım...

Sibel K. TÜRKER Öykü Sersemi'yle 2005'te Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü, Ağula'yla 2006 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü ve 2013 Yunus Nadi Roman Ödülünü almış, bence ödüller sahibini bulmuş gerçekten.

 Olduğundan da İyi, Takma Bir Göz, Karanlık Rüyalar, Öykü Sersemi, Güzel Yazı, Hayatımı Kaydettim, Tanrı'nın Boş Günü, Köpek, Güvenli Bir Yer ve Ben Ol  kitapta yer alan öyküler.

Bir yazarın öykülerini okurken  aynı tadı, aynı keyfi alıp-almamamla orantılı olarak yazarı hakkında bir fikre varabiliyorum. Yazarın farklı zaman ve yerlerde yayımlanmalarına rağmen benim okuduğum ilk öyküleri Öykü Sersemi'ndekiler.
 Kitabı elimden bırakamadan bitirdim ve bundan sonra paylaşacağım romanı Hayatı Sevme Hastalığı'nı da bir solukta okudum.

Öykü mü yoksa roman okumayı mı tercih ediyorsunuz diye sorulduğunda pek çoğumuz için cevap ''roman'' oluyor nedense.

 Çarpıcı,akıcı ve  derin anlatım gücü... Güzel öyküler okumak isteyenlere önerim, Öykü Sersemi'ni okuyun,  Sibel K. Türker 'le tanışınca,  diğer kitaplarını okumak isteyeceksiniz. 

Keyifi okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Evet, hayat yazıdan da büyüktür, bunu anladım. Hiçbir şey umduğum gibi gitmedi. Tıpkı, kafanda en küçük ayrıntısına dek planladığın hikayeyi yazmaya başladığında, satırların senin kontrolünden  çıkarak apayrı bir hikaye yaratması gibi. yazarın yazdığınca avlanması gibi. ( Olduğundan da İyi adlı öyküden. s. 21-22 )


Ayfer'in isteği üzerine gittik o falcıya. işlerimiz öyle yolundaydı ki, kaderden daha iyisini istemek ayıp değildi. Hanemize yüklü ve çıngıraklı bir deve, gelin duvağı, yeni doğmuş bir ay beklemek ayıp değildi. Kışın son günlerinde,  talihim gibi göz kırpan ılık güneşin altında, sevgilimin gecekondu semtindeki, hepsi bitimsiz bir yoksullukla birbirinin yanında uzayıp giden evlerden birine girdik. İnanmıyordum, ama ne çıkardı? Ayfer gençti, ama eski bir dünyadan geliyordu. orada inanç, yapıp ettiklerimizden sorumlu tutmazdı bizi. Orada yazgı, bizi sadece sürüklenen, ağırlıksız yapraklara benzetirdi. Ve eşikten içeri sağ adımımızı atarak girersek her şey düzelirdi.  ( Hayatımı Kaydettim adlı öyküden.  s.83-84 )


Bir ayın sonunda artık dayanamayacağımı anladım. Benim gibi hantal adamlar acelecidir, suya bir an önce girerler, bedenlerini örtmek için.  Çabucak giyinirler; hayatları bir şeyin içinde kaybolup kendilerini unutmak üzere kuruludur. Ve ben aşka da böyle girdim. (Tanrı'nın Boş Günü adlı öyküden. s. 91 )




28 Temmuz 2014 Pazartesi

Harper LEE - Bülbülü Öldürmek






Sıcaklardı, tatildi derken bu ay fazla okuyamadım ve sadece üç kitap paylaşabildim sizlerle.  Kıssadan hisse; uzun yaz günlerindense  kış geceleri daha verimli okuyabiliyorum!

1961 Pulitzer Ödülü, 1962 Altın Küre ve üç Oscar Ödülü alan roman,sinemaya da uyarlanmış; Amerikan Kütüphanecileri tarafından da ''Yüzyılın En İyi Romanı'' seçilmiştir.

1926 doğumlu yazar Harper LEE'nin 51 yıldır hiç baskısının tükenmediğini belirttiği Bülbülü Öldürmek, yazarın ilk ve tek romanıdır.

Bloğumda daha önce paylaştığım Boyalı Kuş, Onca Yoksulluk Varken, Kasap Çırağı ve Momo'da olduğu gibi Bülbülü Öldürmek'te de olaylar küçük bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor.

Roman, 1930 larda Amerika'nın güney eyaletlerinden Alabama'nın küçük bir kasabasında bir zencinin beyaz bir kızın ırzına geçmekle suçlanması ve kasaba halkının bütün baskılarına, önyargılarına karşı sanığın avukatlığını üstlenen avukat Atticus'un ırk ve sınıf ayrımına karşı tüm kasabalıları karşısına almasıyla gelişen olaylara ilişkin.

 Yazarın on yaşındayken yaşadığı yere civar bir kasabada gerçekleşen olaydan, gözlemlerinden esinlenerek, yazdığı Bülbülü Öldürmek, Amerikan Edebiyatı'nın klasiklerindendir.

Altın Kitaplar Yayınevi tarafından 7. basımı yapılmış olup, kitap 319 sayfadır.

Yaz aylarında (bile)  akıcı, güzel bir roman okuyayım diyenlere öneriyorum.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


O zamanlar insanlar ağır hareket ederlerdi. Meydanda keyiflerince dolaşırlar, çevredeki dükkanlara eğlene eğlene girip çıkarlardı.Hiçbir şeyde acele etmezlerdi. Gün yine yirmi dört saatti ama sanki daha uzunmuş gibi gelirdi. Acele etmek diye bir şey yoktu.  Çünkü ne gidilecek bir yer, ne alınacak bir şey, ne alışveriş yapacak para, ne de Maycomb sınırlarının dışında görülecek bir yer vardı. (s.12 )



Bizim babamız hiçbir şey yapmazdı. Dükkanda değil, ofiste çalışırdı, Kamyon sürmezdi. Şerif değildi. Çiftçilik yapmaz, garajda çalışmazdı. Kısaca, kimsenin hayranlığını çekecek bir şey yapmazdı.
   Bütün bunlardan başka da gözlük takardı.Sol gözü artık hiç görmüyor gibiydi. Sol gözündeki görme zayıflığının Finch ailesinin baş derdi olduğunu söylerdi.Bir şeyi iyice görmek istediğinde başını çevirir, sağ gözüyle bakardı.
  Okul arkadaşlarımızın babalarının yaptığı şeyleri yapmazdı; Hiç ava gitmez, poker oynamaz, balığa çıkmaz, içki ve sigara içmezdi. Oturma odasında oturur, kitap okurdu.  (s.112 )


Her neyse, zencileri bilirsiniz, kolayca doğar, kolayca ölürler... Tom Robinson, medeni yasayla evlenmesine, temiz bir adam olup düzenli olarak kiliseye gitmesine rağmen yine de zenciydi işte...Hiç birinin farklı davranmasını bekleyemezdiniz... Daima akıllarına eseni yaparlardı...  (s.277 )





16 Temmuz 2014 Çarşamba

Ahmet ÜMİT - Beyoğlu'nun En Güzel Abisi





Biraz tatil, biraz sıcaklar derken okuma tempom düştü ama  ''Her kitabın okunma zamanı vardır!'' ilkeme uyarak, sürükleyici bir roman seçtim bu kez. Ahmet Ümit'in son romanı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi elinizden bırakmadan okuyacağınız bir cinayet romanı.

Ülkemizin en çok okunan yazarlarından olan Ahmet ÜMİT, 1960 Gaziantep doğumludur. Marmara Üniversitesinde Kamu Yönetiminde ve TKP( Türkiye Komünist Partisi ) tarafından gönderildiği Moskova'da Sosyal Bilimler Akademisinde de eğitim görmüş,1989 da aktif politikadan ayrılarak yazmaya başlamıştır.

Bloğumda daha önce yazarın ''Aşk Köpekliktir ve Bab-ı Esrar'' adlı kitaplarını da tanıtmıştım.

Yılbaşı akşamı Tarlabaşı'nda bulunan erkek cesedinin arkasındaki sırları Başkomser Nevzat ve ekibi çözerken sizde onlarla birlikte  sürükleneceksiniz. İstanbul hayranları, Ahmet Ümit hayranları buyrun...
Çok sürükleyici, sıkılmadan okuyacağınız, sinemaya aktarılabilecek tarzda bir cinayet romanı.

 Bana yılda birkaç tane bu tarz kitap okumak yetiyor. Edebi değeri olan kitaplar ise her daim tercihim!

Everest Yayınları tarafından Ekim 2013 te yayımlanan roman 411 sayfa.


******


Kitaptan Alıntılar:


Duymamıştı beni. Yerdeki adama bakmayı sürdürüyordu öylece.Halbuki daha önce de sayısız çatışmaya girmiş, adam vurmuştu. Ama kolay değildi, bir insanın canını almak. Karşınızdaki kim olursa olsun, ne kadar haklı olursanız olun, birini öldürmek, dünyanın bütün yükünü sırtlamak demekti. ''Tanrıdan rol çalmak,'' derdi eski bir arkadaşım. ''Birini öldürmenin anlamı budur.'' Çaldığı rolün sonuçlarıyla yüzleşiyordu yardımcım.  (s.46 )


Kötü bir durumdan bahsediyorum. Devlet, vatandaşa karşı olan görevini gerektiği gibi yerine getirse ne Beyoğlu'nun en güzel abisi olur ne de en şahane babası... Devlet, işini yapmadığı için  görevini yapan memurlar kahraman muamelesi görüyor... Öyle bir şey yok. Ben yapmam gerekeni yaptım. (s.155)


''Evet,'' dedi cılız bir sesle. ''Evet Abi, ben Azize.''
''Abi'' bir tür savunma sözcüğüdür eğlence sektöründe çalışan kadınlar için. Patronlarıyla, müzisyen arkadaşlarıyla, bazı kabadayılarla ve biz polislerle konuşurken sıkça kullanırlar. Hem saygı içerir hem de yardım beklentisini gösterir. O kadınlardan biri size ''abi'' diyorsa, benim için kötülük düşünme, düşünüyorsan da lütfen yapma  demek istiyordur.  (s.239 )



7 Temmuz 2014 Pazartesi

Thomas MANN - Venedik'te Ölüm









Thomas MANN'den okuduğum bu uzun öykünün  benim için yanlış seçim olduğunu söyleyerek başlamalıyım tanıtımıma!

Okuyacağım kitapları seçerken farklı listeler oluşturuyor,  okuduklarımın çoğununda iyi seçimler olduğu düşünüyorum ama maalesef Venedik'te Ölüm okuduğum ''sıkıcı kitaplar'' arasında -hatta üst sıralarda-yerini aldı.

Büyülü Dağ'ın filmini izlediğim için okumak istememiştim ama sanırım yazarın ünlü kitabı Buddenbrooklar' ı okumam daha doğru bir seçim olurdu.

Merak edenler için biraz da kitaptan bahsedeyim; 103 sayfalık kitabın yarısından fazlasında ünlü yazar Aschenbach''ın gerilimlerinden kurtulmak için dinlenme -tatil-yeri aramasıyla geçiyor. Sona yakın bölümde ise uzaktan görerek aşık olduğu Tadzio'ya olan platonik aşkı için salgın hastalığın yayıldığı Venedik'ten ayrılmayan yazarın ölümüyle sonuçlanıyor.

Kitabın konusuna felsefi övgülerde bulunanlar da olabilir ama bence bloğumda paylaşıp da okumasanız daha iyi dediğim ''Kasap Çırağı'' adlı romandan sonra ''Venedik'te Ölüm'' de beğenmediklerim listesinde yerini aldı, takdir sizin!

Bu arada Thomas MANN'in 1929 da Nobel Ödülü almış, ünlü bir Alman yazar olduğunu da hatırlatayım.


******


Kitaptan Alıntılar:


Kararsızlık içinde geçen birkaç yıldan, orada burada yerleşme denemelerinden sonra hayli zamandır Münih'e yerleşmiş, orada dehaya binde bir nasip olan itibarlı bir burjuva hayatı yaşamaya başlamıştı. Henüz genç yaşlarda,okumuş bir ailenin kızıyla yaptığı evlilik, kısa bir mutluluk döneminin ardından karısının ölümüyle sona ermişti. (s.27 )



Gözleri kararıyor, göğsü daralıyor, ateşler içinde yanıyor, kan beyninde zonkluyordu. Kalabalık çarşı sokaklarından kaçarak köprüler geçip fakir dar ara yollara vardı. Orada ise dilencilerin hücumuna uğradı, kanallardan gelen pis kokular yüzünden nefesini tutmak zorunda kaldı. Venedik'in iç taraflarında rastlanan  ve insanda lanetli  ve unutulmuş etkisi bırakan meydanlardan birinde, sakin bir köşede,bir çeşmenin başına çökerek alnındaki terleri kuruladı ve Venedik'ten gitmek gerektiğini düşündü. (s.53 )


Her aşık gibi beğenilmek istiyor, bunun imkansızlığı düşüncesiyle acı üzüntüler geçiriyordu. Elbisesine gençlere özgü iç açıcı ayrıntılar katıyor, değerli taşlar takıyor, parfüm kullanıyor, her gün birkaç kez tuvaletini tazelemeye zaman ayırıyor, yemeklere süslenip heyecan ve merak içinde geliyordu. Kendisini hayran eden bu taze gençlik karşısında  yaşlanmış vücudundan iğreniyordu; ağaran saçlarının, keskinleşmiş yüz çizgilerinin görünümü onu utanca, ümitsizliğe uğratıyordu. (s.96 )





29 Haziran 2014 Pazar

Cemil KAVUKÇU - Gemiler De Ağlarmış





Bir öykü kitabı Gemiler De Ağlarmış.

Cemil Kavukçu'nun akıcı kaleminden sekiz öykünün yer aldığı, okunmaya değer bir kitap. Öykülere konu dünya, öykülere konu insanlar yaşamın içinden, tanıdık. Ancak yazar çoğumuzun dikkat etmediği ayrıntıları ya da birkaç cümleyle anlatabileceğimiz  olayları ayrıntılı ama sade anlatımıyla öyle akıcı, öyle güzel  aktarmış ki...

Yazarın betimlemelerini de çok beğendiğimi belirtmeliyim.
Sıradan insanların duygu dünyası, sıradan olaylar aktarılırken kendinizi öykülere kaptıracak, öykülerin devamını sizler yazacaksınız gerçekten!

Yazar Cemil KAVUKÇU, 1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği bölümünü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından bu yana çeşitli dergilerde yayınlandı. Patika adlı yapıtıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü ve 1996 yılında Uzak Noktalara Doğru adlı öykü kitabıyla Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı'nı kazanmıştır.

Can Yayınları tarafından 2001 yılında ilk basımı yapılan kitabın elimdeki 2009 yılı dördüncü basımı ve 106 sayfa.


******


Kitaptan Alıntılar:


Dışarı çıkmak için iyi bir fırsat. Herkes buna dünden razı. Bir yerlere oturulup hızlı hızlı içilecek. Bir bölümü karaya ayak basar basmaz, bir bölümü de içtikten sonra teleon kulübelerine kapanacak; eşler, çocuklar, sevgililerle konuşulacak. Uzun uzun konuşulacak, dönüp dolaşıp aynı şeyler yinelenecek. Sonra kadın aranacak, bulunacak yerler ve pazarlamacılar (onları bir görüşte tanıyacak kadar deneyimli her biri ) araştırılacak, sigara, içki, çiklet, şeker, bisküvi alınacak. Zamanı gelince de gemiye dönülecek. Yüzen hapishaneye. ( Gemiler De Ağlarmış adlı öyküden s.11 )
 

Sonra o sabah... O sabah kötü  şeyler oldu. Her şeyi kontrolümün altına aldığıma kendimi inandırdığım ve soluklarımın düzene girmesi için her zamanki yerimde oturduğum  (adamın da aynı bankta oturduğu ) o sabah... Çığlık çığlığa bağıran bir kadın sesiyle irkildim. Adam da oturuş biçimini değiştirmiş (ilk kez oluyordu bu ) sese dikkat kesilmişti. Lanetler yağdıran, sövüp sayan, birilerini tehdit eden ses (kadını görmemiştim daha) gittikçe yaklaşıyordu. Donakaldım. O kadın,  kedilerin sevgili prensesi; yalınayak, başı açık, yatak giysileriyle caddede koşuyordu. peşinde iki adam. Çevrede, kuyrukları dimdik, çaresiz ve şaşkın kediler. Kadını kıskıvrak yakaladılar.  ( Giz Bahçesi adlı öyküden s.52 )


Döndüğünde, herkesin bir işi gücü vardı. Hepsi de evli barklı adamlardı artık, haytalık yılları bitmişti. İlhan, biriktirdiği üç-beş kuruşla bir büfe açtı. Yürütemedi. Karısı da bırakıp gitmişti onu. Kahvede, sokakta, meyhanede yalnız kalmıştı. Eskiden olduğu gibi annesinin evinde kalıyordu. Yola çıktığını kimse anlayamamıştı. Yanına alabileceği ''en değerli''   eşyaları yoktu. Tek başına kendi Afrika'sına gidiyordu.
    Kulaklarında o şarkı çınlıyor şimdi Rıfat'ın:

    Bir gün belki hayattan,
    geçmişteki günlerden bir teselli ararsın
    bak o zaman resmime, gör akan o yaşları...           
( Adı Yok adlı öyküden s.97 )



25 Haziran 2014 Çarşamba

Hermann HESSE - Gençlik Güzel Şey








Nobel ödüllü yazar Hermann Hesse'nin öykü kitabı. Öncelikle adı kulağa çok hoş geliyor; Gençlik Güzel Şey gerçekten de!

Can Yayınları tarafından yayımlanan kitabın elimdeki ikinci baskısı ve 278 sayfa. Almanca aslından Behçet Necatigil ve Kamuran Şipal tarafından çevrilmiş ki, okumayı  keyifli kılıyor.

Kitapta  onbir tane öykü var. Öykülerin hepsi birbirinden güzel. Otobiyografik özellikler taşıyan öykülerde başrol ''doğanın!''  Yazarın kasabada geçen çocukluk, gençlik yılları, aşk heyecanları ustaca anlatılmış.

Gençlik Güzel Şey adlı öyküyü okurken öyle kaptırmışım ki kendimi, öykü değil de roman okuduğumu zannedip öykünün bitmesinden hiç hoşlanmadım doğrusu. Diğer öykülere haksızlık etmeyeyim, hepsi birbirinden güzel aslında.

Öyküleri okurken bazen bir çocuğun bazen de bir gencin iç dünyasındaki heyecanları, üzüntüleri, sevinçleri hissedeceksiniz.

H. Hesse'nin daha önce Bozkırkurdu ve Siddhartha adlı eserlerini okumuştum.
 ''Gençlik Güzel Şey'i'' yazın sıkılmadan güzel birşeyler okuyayım diyenlere ve doğaseverlere öneriyorum.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


Dağ eteğine yaslanmış, sarmaşıklı duvarlar arasındaki küçük bahçede hoş ikindi güneşi temiz yollara, sarkıt kalker süslerine, yarı dolu su fıçısına, güzelim renklerle ışıldayan çiçek öbeklerine vurup parlıyor, her şey sanki gülüyordu. Rahat koltuklara kurulmuş,  veranda da oturuyorduk. Yabani yaseminlerin büyük, saydam yaprakları arasından süzülen güneş verandaya buğulu, ılık, açık yeşil vuruyor, birkaç arı uyuşuk ve sarhoş halde vızıldayarak uçuşuyor, yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Babam, evime ocağıma dönmüş olmama şükretmek için, başı açık, ''Babamız '' duasını okumaya başladı; ellerimizi kenetlemiş, sessizce duruyorduk.  ( Gençlik Güzel Şey adlı öyküden  s.34 )


Yaşantılar, yaşantıları çekip getiriyor ve hepsini anımsıyorum yeniden. Çam ormanındaki olay da aralarında bunların. Çayın öte yakasındaydı orman. Bir gün Brosi'yle karşıya geçtik, karacaları görelim diye içimiz gidiyordu. Geniş ormandan içeri daldık. Boyları neredeyse göğe ulaşan dümdüz ağaç gövdeleri arasındaki kaygan esmer toğrağa ayak bastık. Ama ne kadar ormanın derinliklerine sokulursak sokulalım, tek bir karacaya rastlamadık. Çıplak çam kökleriarasında  bir sürü kaya parçasıyla  karşılaştık. ( Çocukluk Günleri adlı öyküden  s.172 )


Önümdeki güzelim iki tatil ayının birkaç günü parmaklarımın arasından kayıp gitmişti. Gönlü şen bir bilge gibi vadilerde, rahat ve çevik, sağı solu dolaşıyordum; ağzımda bir puro, kasketimde gelincik çiçeği gibi bir toka, yanımda yarım kilo kiraz, cebimde iyi kötü bir kitapçık. Çiftlik sahipleriyle akıllıca sözler ediyor, tarlada çalışanlar gördükçe dostça selamlıyordum kendilerini. Büyük küçük şenliklere, toplantılara,şölenlere, vaftiz törenlerine katılıyor, geceleri Bock birası içmek için yapılan davetleri geri çevirmiyordum; bazen ikindi üzeri rahiple oturup  bir kadeh bir şey içiyor, fabrika sahipleri ve su müstecirleriyle alabalık avlamaya gidiyordum. ( Mermer Atölyesi adlı öyküden  s.246 )





15 Haziran 2014 Pazar

Tezer ÖZLÜ - Çocukluğun Soğuk Geceleri







Tezer ÖZLÜ 1943- 1986 yıllarında yaşamış. Daha önce yazarın Yaşamın Ucuna Yolculuk, Her Şeyin Sonundayım kitaplarını okumuş, Ekim 2013 te Her Şeyin Sonundayım'ı bloğumda paylaşmıştım. Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı yapıtıyla 1983 Marburg yazın ödülü almış, genç yaşta aramızdan ayrılmıştır. Pavase hayranı, özgün  bir yazar..

Çocukluğun Soğuk Geceleri yazarın ilk romanı, YKY yayınları tarafından yayımlanmış, 65 sayfa.

Tezer  Özlü okumak ilginç geliyor bana. Yazarın yaşamı adeta ölümle iç içe yaşamasını hissediyorsunuz. Anılarında psikolojik tedavi gördüğü dönemler de sıkça yer alıyor. Farklı olmak, farklı yaşamaya çalışmak karşısında çevrenin, düzenin kısırdöngüsü de zorluyor haliyle.

Tezer  Özlü daha önce okumadıysanız hiç olmazsa bir kitabını okumanızı öneririm. Doğal, içtenlikle yazılmış satırlar ve erken kaybedilen özgün bir yazar; aynı Oğuz Atay, Sabahattin Ali gibi...


******


Kitaptan Alıntılar:


Pazar günleri...Şimdilerde...Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim...evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek.......isterim hep. (s.16 )


Beş yıl süreyle yaşadığım acıları, iki saatlik bir filmde görüyorum. Ben de hastanelerde hastalara oradan kurtulmanın yollarını göstermeye çabalamış, onlara bu dönemlerin geçici olduğunu anlatmaya çalışmıştım.  Hangileri kurtuldu? Bilmiyorum. Şimdi ben özgürüm. Burada özgürlük sözcüğünü yalnızca kapalı olmamak, kilitlerin ardında bulunmamak anlamında kullanıyorum. Ölümle burun buruna geldim, ama işte özgürüm. (s.39 )


Gece. Köy evinde mum ışığında oturuyoruz. Bir erkeğin elini tutuyorum. Onun elini tutmasam, kendimi gerçekten boşlukta duyuyorum. Beynim gene boşluğa fırlayacak gibi oluyor. Sert, kesin davranışlı, kişiliğini henüz pek anlayamadığım bir kocam daha var. Fırtına gibi köy odasına giriyor. İşte o an, gerçekten deliriyorum. Biraz istediğim gibi davranmaya başladığımda, götürülüp, demir parmaklıklar gerisine kilitleniyorum. (s.50)



11 Haziran 2014 Çarşamba

Neval El SEDDAVİ - Sıfır Noktasındaki Kadın










İlk yayımlandığı yıllarda bulamadığım Sıfır Noktasındaki Kadın'ı uzun yıllar sonra da olsa okuyup sizlerle de paylaşmak istedim. 1987 yılında yayımlanan romanın o tarihlerde çok ses getirdiğini hatırlıyorum.

SEDDAVİ, Mısırlı feminist yazar. Tıp Fakültesi mezunu, ülkesindeki kadınlar ın durumu ve cinsiyet  hakkındaki düşüncelerinden dolayı 1981 yılında bir yıl cezaevinde kalmış, ülkesindeki siyasi baskılara dayanamayıp Amerikan üniversitelerinde ders vermeye ve yurtdışında yaşamaya başlamıştır. -Ülkemdeki  yazarların, gazetecilerin kulakları çınlasın! -

  Neval El Seddavi,ölüm hücresinde görüştüğü Mısırlı fahişe Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Mısır'da-dünyada- kadın olmayı, fahişe olmayı düşündürüyor, sorgulatıyor bizlere de.

Firdevs uzun yıllar  ''Hiç'' olarak yaşamış,  eşya gibi kullanılmış, sonra şaşırarak insan olduğunu, soluk aldığını anladığında hayata meydan okumuş, tabii ölüme de.

Romanın dili sade, akıcı, kolay okunuyor, elimdeki Metis Yayınları tarafından yayımlanmış dördüncü basım ve 110 sayfa.

Farklı dünyaları öğrenmek isteyenlere öneriyorum, keyifli okumalar...


 ******


Kitaptan Alıntılar:


Bu kadının gözlerine hiçışık değmemiş gibiydi, günün en ışıklı, güneşin en parlak olduğu zaman bile... Bir gün başını ellerimin arasına alıp yüzünü güneşe doğru döndürdüm. Ama gözleri sönmüş iki lamba gibi donuk, fersiz kaldı. Bütün gece uyumadım; yanıbaşımda yerde uyuyan kardeşlerimi rahatsız etmemek için hıçkırıklarımı boğarak bir başıma ağladım. Çoğu insan gibi benimde bir sürü kız ve erkek kardeşim vardı. Baharda çoğalan, kışın titreyip tüylerini döken, yazınsa ishal olup zayıflayan, birbiri ardına  köşeye büzülüp ölen civcivler gibiydiler. (s.29 )


Nil Nehri, gökyüzü ve ağaçlar değişebilir mi? Ben değiştim, öyleyse neden  Nil'in ve ağaçların rengi de değişmesin? Her sabah pencereyi açtığımda Nil'i görür, suyun yeşilini, ağaçları, her şeyin içinde yüzer gibi göründüğü  canlı yeşil ışığı seyreder,  yaşamı, bedenimi, damarlarımda akan sıcak kanı hissederdim. (s.62 )


Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti? İlk günden beri beni avuçlarına almış olan insanlardan bedenimle benliğimi çekip kurtarıncaya dek kaç yıl geçti? Yiyeceğim yemeğe, oturacağım eve, ne nedenle olursa olsun hoşlanmadığım erkeği reddetmeye, yalnızca temiz ve bakımlı diye bile olsa birlikte olacağım erkeği seçmeye kendim karar veriyordum artık. Çeyrek yüzyıl geçmişti;......(s.74 )


Gecenin verdiği huzurdan hoşlanarak nehir boyunca yürüdüm. Artık acı hissetmiyordum. Çevremdeki her şey bana huzur veriyor gibiydi; yüzümü okşayan  hafif esinti; boş sokaklarla, kapalı kapılar ve pencereler, insanlar tarafından dışlanma, aynı zamanda onları dışlayabilme duygusu; her şeye, yeryüzüne, gökyüzüne hatta ağaçlara bile yabancılaşma. Ait olmadığı büyülü bir dünyada yürüyen bir kadın gibiydim. (s.90 ) 






5 Haziran 2014 Perşembe

Mürselin KURT - Karanlıkta Körebe









Mürselin KURT, 1967 Muğla doğumlu. İşi nedeniyle 1992'den beri Ankara'da yaşayan yazarın ilk kitabı Adımdan Önce'yi  Kasım 2013 te bloğumda  tanıtmıştım. ''Akvaryumda Ölü Bir Balık'' tan sonra yazdığı Karanlıkta Körebe okunmaya değer bir roman.

Romanın kahramanları Gülce ve Gül ile yazarın ilk romanında tanımıştık. Muğla'nın bir köyünde, çiftçilik yapan bir ailede sevgisiz, baskı altında büyüyüp var olmaya çalışan iki kardeşin romanıydı Adımdan Önce.
 Adımdan Önce'yi okuduktan sonra keşke Mürselin Kurt bu romanın devamını da yazsaydı diye düşünmüştüm, Karanlıkta Körebe bu anlamda mutlu etti beni.

Karanlıkta Körebe, bir solukta okunuyor. Kitabın dili sade ve akıcı. 
Roman anlatıcının ağzından aktarılırken bazen de anlatıcı eleştiriliyor. Farklı bir anlatımla kaleme alınması romanı daha okunası kılmış bence.

Diğer yandan adeta sevgisizlikle yoğrulmuş Gülce'nin sevgi ararken iş yaşamında, özel yaşamında yaptığı yanlışlardan ders alarak hayatı öğrenmeye, kendini bulmaya çalışmasının romanı ''Karanlıkta Körebe.''

Gülce olmak zor, kadın olmak zor vesselam!

2014 te Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan roman 240 sayfa.
Severek okuyacaksınız...


******


Kitaptan Alıntılar:


Renk renk çuha çiçeklerinin açtığı bir mevsim, her yer yeşillik. Rize'de otobüsten nemli, bulutlu bir günün sabahında indi Gülce, sonra bir köy minibüsüyle Pazar'a, ablasının çalıştığı sağlık ocağına doğru yola koyuldu, minibüsteki yolculardan birinin dediğine göre aslında şehirlerarası otobüsle doğrudan doğruya Pazar'a gidilebilirmiş. İlk ilgisini çeken, köylü kadınlar oldu çünkü kendi köy minibüslerinde tedirgin, tutuktu kadınlar, sanki başkasına ait koltuklara şimdilik ilişivermiş gibi oturur, fısıltıyla sohbet ederlerdi ve kendi dünyalarını geveze amcaların dünyalarına ekleyip karıştırmazlardı, bunlar öyle değil, erkeklerle yüksek sesle konuşup şakalaşıyorlar. Bir de Karadeniz kadınının ezildiğini söylerler, inanmayacağız bundan böyle.  (s.68 )


Çoğu zaman tutkunun başladığı anı kestirmek zordur ama kuşku her zaman  kesin bir şekilde gösterir kendini, aceleci bir bakış, farklı bir koku, beklenmedik bir söz, sesin ayrıksı bir tonu, küçük bir dokunuş yeterlidir, kuşku zaten insanın içine çok eskilerden yerleşip sinmiş uçuk virüsü gibidir, zayıf bir anı yakalar ve ortaya çıkar. (s.104 )


Kolaylık olsun diye her zamanki basit benzetmelerimizden birini kullanalım. Gülce o aralar freni patlamış bir kamyon gibi kontrolünü kaybediyor. Bir kez anlattıktan sonra sanki kumandası onun elinde olmayan bir kapak tık dedi açıldı, kendini dizginleyemiyor. Artık rastgele, samimi ya da uzak fark etmeksizin selam verdiği herkese nasıl berbat bir çocukluk geçirdiğine, babasının Erol Taş'ı aratmayan gaddarlığına, -gevrek bir kahkahayla onun bile geçen sene ölüp gittiğini ama babasının domuz gibi sapasağlam ayakta durduğunu eklemek için açılan parantezi atlamayalım- annesinin ise ablasını sevip onu yok sayacak kadar kötü yürekli üstelik tımarhanedekilerden  daha deli olduğuna dair acıklı hikayeler anlatmaya başlıyor. Gözyaşları içinde tekrarlıyor: Bizim evimiz hiçbir zaman  yuva olmadı. (s.142-143 )