15 Ekim 2013 Salı

Ayşe KULİN - Foto Sabah Resimleri







Ayşe KULİN, Arnavutköy Amerikan Lisesi mezunu olup, çeşitli gazete ve dergilerde muhabir ve editör; televizyon reklam ve sinema filmlerinde sahne yönetmeni, sahne yapımcısı, senarist olarak çalışmıştır.

Yazdıklarıyla Türkiye'de en çok okunan yazarlardan olup, çeşitli ödüller almıştır.

Ayşe Kulin, Foto Sabah Resimleri eseriyle 1995 yılında Haldun Taner Öykü Ödülünü, 1996 yılında ise Sait Faik Öykü Ödülünü kazanmıştır.
 Genellikle roman okumayı tercih ettiğimiz için, farklı yazarlardan öyküler  okumak istedim. Foto Sabah Resimlerini de bu nedenle okudum. On öyküden oluşan kitaptaki öykülerin okuması keyifli, Öykü okumaktan  hoşlanmayanlara da öneriyorum.


******


Kitaptan Alıntılar:

 

Beni ne yapacaklarına bir türlü karar veremiyorlar. Emanete bırakılıp, unutulmuş eski bavul gibiyim. Başlangıçta Ela'lığım sırasında acıyorlardı, ilginç buluyorlardı. Artık alıştılar. Kafka'nın böceğiyim sanki. Gregor'um ben. Kafka!...Doktor Adnan'a koşuyorum.
''Doktor, Kafka'yı biliyorum, Kafka'yı hatırlıyorum ben.'' (s.70- Unutmak adlı öyküden.)

 
Yaşam buydu artık. Yaşam bal gibi bilinip de bilmezliğe gelinenin peşinde, gerçekle düşün, hayatla ölümün arasına gerilmiş çok ince bir ipte yürümekti. O ipin üstünde yürürken, dengeyi bulmak ve cehenneme yuvarlanmamak için, içkiye, hayal gücüne ve kırık bir umuda sığınmaktı. Umudun verdiği güçle, Don Kişot gibi, yeldeğirmenleriyle, savaşa devam etmekti. Yeldeğirmenlerinin duyguları, yürekleri, beyinleri yoktu.Onlara saldıranlar, acımasızca yaralanmaya ve yenilmeye mahkumdurlar. (s.86-Umut adlı öyküden.)


Amin MAALOUF - Yüzüncü Ad








Yazar Amin MAALOUF, 1949 da Beyrut'ta doğmuş, 1976 dan beri Paris'te yaşamaktadır. Önceleri gazetecilik, köşeyazarlığı yapmış, son yıllarda vaktinin çoğunu kitap yazmaya ayırmaktadır. 1993 yılında Fransa'nın prestijli Edebiyat Ödülü olan Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülünü almıştır.


Amin Maalouf okumak bende hep İndiana Jones filmi izliyormuşum duygusu yaratır! Masalsı bir dünyaya akıcı bir kalem eşliğinde gitmek istiyorsanız Amin Maalouf okumanızı öneriyorum...

Kitabın kahramanı Baldassare Embriaco,  Cübeyl Kasabasında antikacı dükkanı olan varlıklı bir adamdır. Atalarının Cenevizli olması saygınlığı arttırmaktadır. 1665 yılı sonlarında soyunun yüzyıllardır yaşadığı Lübnan'dan yollara düşer.
 Dünyayı 'Canavar Yılı'ndan'' kurtaracak Yüzüncü Ad'ın peşinde İstanbul, İzmir, Sakız,  Cenova, Amsterdam, Londra'da maceralar yaşar. Konya'da veba kıyımına, İzmir'de Sebetay Sevi başkaldırısına, Büyük Londra yangınına tanık olur ve beklenmedik anda kendini bir aşkın içinde bulur!


******


 Kitaptan Alıntılar:


Sık sık kilisede dua etmem. Gittiğim zaman da, şarkı söyleyen seslerin, günlük kokusunun, resimlerin, yontuların, kemerlerin, vitrayların, altın yaldızların beşiğinde sallanmak içindir bu ya da bitmez tükenmez düşüncelere dalmak için...Düşünceden çok düştür bunlar, din dışı düşler, kimi zaman açık saçık düşler... (s.139 )


Yaşamım henüz sona ermiyor, ama yolculuğumun sonuna geldim artık. Yüzüncü Ad kitabı kayboldu gitti, Marta kayboldu gitti; ne gücüm, ne de nedenim kaldı artık dünyayı dolaşmak için; gidip İzmir'den yeğenlerimi alacağım, sonra da hiç gecikmeden evime, Cübeyl'e o güzel antikacı dükkanıma döneceğim ve orada sabırla bekleyeceğim şu lanetli yılın geçmesini. (s.231 )


Ne kadar isterdim, Cenova tüm kentlerin en parlağıyken, ailem de bu kentin en parlak ailesiyken yaşamayı. Dünyaya bu çağda gelmiş olmak, teselli kabul etmeyen bir acı benim için. Ne kadar geç, Tanrım! Nasıl da solup buruşmuş dünya! Zamanın alacakaranlığında doğmuşum gibi geliyor bana ve öğlen güneşinin nasıl olduğunu hayal bile edemiyorum. (s.242 )




Franz KAFKA - Babaya Mektup












Franz KAFKA'dan kitap tanıtmaya başlayınca Dönüşüm'den sonra ilk aklıma gelen ''Babaya Mektup'' oldu. Kafka bu mektupları 1919 da Julie Wohryzek'le nişanlanmasına karşı çıkan babasına yazmış ama hiç göndermemiştir. Mektupları yazıp göndermemek,  babasına ulaşmasının zorluğunu hatta imkansızlığını göstermiyor mu?

Mektuplar bize Kafka'nın yaşamı hakkında bilgiler vermesi açısından da değerli.

Babaya Mektuplar'ı okurken etkilenmemin nedeni; Kafka benzeri çocukluk yaşayanları,  Hermann Kafka gibi babaları tanıyor olmamdan, yazılamayan-yazılıp da gönderilemeyen mektupları bilmemdendir.

Bana mutlu, huzurlu çocukluğumu, bugünlerimi armağan eden babama sonsuz saygı ve sevgilerimle...


******


Kitaptan Alıntılar:


Üzerimde yarattığın etkiden kaçınman elinde değildi, yalnız bu etkiye yenik düşmüş olmamı, benim kötü niyetime bağlamaktan vazgeçmelisin. (s.18 )


Senin fikrin doğruydu, başka fikir deli saçmasıydı, aşırıydı, meschugge'ydi, anormaldi. Diğer taraftan senin özgüvenin öylesine güçlüydü ki,tutarlı olmak zorunda bile değildin ve buna rağmen hep haklı çıkıyordun. Bir konuda hiçbir fikre sahip olmadığın durumlar da görülebiliyordu, dolayısıyla o konuda mümkün olabilecek tüm fikirler, istisnasız yanlış olmak zorundaydı. (s.21 )


Ama sen sözlerinle döverdin, kimseye acımazdın, ne söylerken ne de sonrasında, insan senin karşında tamamen savunmasız kalırdı. Ama senin tüm eğitimin böyleydi. (s.23 )


Daima kaçışı, çoğunlukla da içsel bir kaçışı düşünen, somurtkan, dikkatsiz, itaatsiz çocuklar olduk. Sen böyle acı çektin, biz böyle çektik. (s.30 )


Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin boylu boyunca bu haritanın üzerine uzandığını hayal ediyorum. Ve o zaman benim hayatım açısından, yalnızca senin kaplamadığın ya da ulaşabileceğin mesafenin dışındaki bölgeler  değerlendirilebilir görünüyor. Ve bunlar da, senin heybetine ilişkin düşünceme uygun olarak, pek fazla sayıda ve pek huzurlu bölgeler değil; özellikle de evlilik bu bölgeler arasında bulunmuyor. (s.63)








14 Ekim 2013 Pazartesi

Franz KAFKA - Dönüşüm










Franz KAFKA, 1883'te Prag'da doğmuş, hukuk eğitimi almış, bir şirkette memur olarak çalışmıştır. Kızkardeşleri, sevgilisi Milena, yahudi soykırımı sonucu ölmüşlerdir. Öldüğünde bütün eserlerinin yakılmasını istemişse de, yakın arkadaşı Max Brod, Kafka'nın bu isteğini yerine getirmemiş, ölümünden sonra eserlerini toplayarak yayınlamıştır.
Güçlü babanın gücü, eleştirileri karşısında kendini güçsüz hissederek, içine kapanmıştır. Bunun izleri, eserlerine yansımıştır.

Kafka'nın bıraktığı başyapıtları okuyup tat alabilmek için bence Kafka okumaya konsantre olmak gerekir. Aslında ben insanların ruh haline göre kitap seçip okumalarından yanayım. Her kitabın ''okunma zamanı''  vardır ve umarım bu zamanın farkına varabiliriz...

Kitabın kahramanı Gregor Samsa, ailesinin geçimini pazarlamacılık yaparak sağlamaktayken, bir sabah büyük bir böcek olarak uyanır. Kızkardeşi Grete, annesi, babası ve hizmetçileri için bir böcekle yaşamak kolay olmayacaktır. Gregor'un- böceğin her geçen gün aşağılanışı, yok oluşunu okumak etkileyici.  Kitapta Kafka'nın anlatmak istediği şey üzerine saatlerce konuşulabilir. Bana göre Kafka, hayattaki yalnızlığını ve bu yanızlığın onu nasıl diğer insanlardan farklı kıldığını anlatmaya çalışmıştır. Çevresindekiler bu farklılıkları nedeniyle onu dışlamış ve hatta görmezden gelmişlerdir. Haliyle bu durum kişinin çöküşüne ortam hazırlamıştır.



******



 Kitaptan Alıntı:


Kısa zamanda yemek yemenin bile zevkini yitirmişti.Vakit geçirmek için duvarlarla tavan üzerinde oraya buraya tırmanıp gezinme huyu başlamıştı. Tavandan sarkmak en sevdiği şeydi; zeminde yatmaktan o kadar farklıydı ki bu! Tavanda zorlanmadan nefes alabiliyor, gövdesini usulca bir titreme alıyordu.(s.42)


Kemanın albenisine kapılan Gregor, her zamankinden biraz daha öne çıkmaya cesaret etmişti. Başını bir ara salon kapısından bile uzattı. Ev halkına duyduğu ilgiyle hep gurur duymuştu. Son günlerde onları hiç umursamıyordu. Fakat şimdi bir yerlere sinmesi için epey nedeni vardı: Odası toz toprak içindeydi, en küçük deviniminde tozlar havaya savruluyordu. Üzerinde iplikler, yemek artıkları vardı... Fakat ona dikkat eden kimse yoktu. (s.62 )


''Bu evden mutlaka gitmesi gerekiyor!'' dedi kız kardeşi.''Başka yolu yok bunun  baba. Onun Gregor olduğu düşüncesini aklından çıkar! Asıl mutsuzluğumuzun nedeni onu Gregor sanmak değil mi? O nasıl Gregor olabilir ki!  O olsa, insanların kendisi gibi bir hayvanla yaşayamayacağını anlayıp giderdi. (s.66 )



Richard BACH - Martı Jonathan Livingston






Richard BACH, 1936 doğumlu, Amerikalı yazar. Kitapları kurgu ve hayal içerikli olup, yazarın yaşamından yararlanarak yazdığı, uzun yıllar Hava Kuvvetlerinde pilot olarak çalıştığı bilinmektedir. Martı da fabl hikayenin güzel bir örneği. Kitabın içeriğinin 10.000 sözcükten az olmasına rağmen kurgu ve kurgu dışı romanlar arasında uzunca bir süre en çok satanlardan oldu.

Kitabı okurken öncelikle bir martıya Jonathan Livingstone olarak  isim verilmesi ilginç geldi bana. Bir martı ne kadar anlatılabilir ki diye düşünürken, cevabımı da aldım okudukça!

Yazar kitabını '' İçimizde yaşayan gerçek martı Jonathan'lara...'' ithaf etmiş.


 Ben de Jonathan Livingston ruhunu taşıyan, diğer martılar gibi sadece yemek bulmak için değil, uçmak için, yeni şeyler öğrenmek için çabalayan herkese selam  ve sevgilerimi gönderiyorum...

******


Kitaptan Alıntılar :


Sahilin ve teknenin çok ötesinde. bir martı, Jonathan Livingston, tek başına uçuş çalışmaları yapıyordu. Yüz fite yükseldiğinde perdeli ayaklarını indiriyor, gagasını kaldırıyor ve ona acı veren bir kavisi oluşturabilmek için kanatlarını iyice geriyordu. Eğer bu kavisi oluşturabilirse daha yavaş uçabilecekti. Şimdi rüzgar hafifçe yüzünü yalıyordu. Hemen altındaki uçsuz bucaksız deniz neredeyse hareketini yitirmişti ve o sanki havada asılı kalmış gibi yavaşlamıştı. Bütün dikkatini toplayarak gözlerini kıstı, nefesini tuttu ve zorladı; bir... tek... biraz daha... hadi... yüksel... şimdi kavis...yoo hayır...Derken bütün tüyleri birbirine karıştı, hızı kesildi ve düştü. (s.11 )



'' Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak  kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!'' (s.25 )



''Gitmek istediğin her yere, istediğin her zamana gidebilirsin,'' dedi yaşlı martı. '' Düşündüğüm her yere, her zaman gittim ben.'' Denize doğru baktı. ''İlginç. Mükemmelliği küçümseyen martılar yavaştır, hiçbir yere gidemezler. Mükemmele ulaşmak için uçanlar ise hızlıdır ve her yere gidebilirler. Unutma Jonathan, cennet bir zaman dilimi ya da bir mekan parçası değildir, çünkü zaman ve mekan kavramları anlamsızdır. Cennet...'' (s.60)










George ORWELL - Daralma







 

George ORWELL, toplumsal barışçı hareketler içinde yer almış, öğretmenlik, tezgahtarlık, gazete yayın bölümü sorumlusu olarak farklı işlerde çalışmıştır. İngiliz yazar, Bindokuzyüzseksendört ve Hayvan Çiftliği romanlarıyla tanınmaktaysa da, Daralma da okunası bir kitap.

İnternetten verdiğim kitap siparişlerimin son aylarda okuma hızıma yetişememesi nedeniyle, soluğu Nevşehir İl Halk Kütüphanesinde aldım. Güleryüzle görevini yapan çalışanları sayesinde listemdeki kitaplarıma artık kütüphaneden de ulaşıyorum. Üstelik internet yoluyla kütüphanedeki kitap arşivini inceleyip zamandan da kazanıyorum. Daralma' da kütüphaneden alıp okuduklarımdan.
 

''Daralma'' başlığı başta  itici gelmişti ama içeriğinin insanı daraltmayıp bilakis tebessüm ettirdiği bir gerçek. Konusunun hoşluğu, akıcı diliyle okuduğuma değdi doğrusu. Okumanızı öneriyorum, hoşunuza gidecektir.

Romanın kahramanı George Bowling, kırkbeş yaşında, evli, çocuklu, takma dişleri ve şişmanlığına takan bir adam. Sigortacılık yapıp kıt kanaat geçinmeye çalışıyor. Evliliğin monotonluğu, İkinci Dünya Savaşının başlama baskısı altında geçmişine, çocukluğundaki özlemlerine gitmek istiyor. İstiyor ama kim geçmişi yakalayabilir ki?


******


Kitaptan Alıntılar :


On altı yaşımdan sonra balık tutmaya gidemedim. Buna hiç vakit yok gibi geliyordu. Ya çalışıyordum, ya kız tavlamaktaydım, ya ilik düğmeli botlarımı ve dik yakamı (1909 yakalarını takabilmek için insanın zürafa gibi bir boynunun olması gerekiyordu) giyiyordum veya satıcılık ve muhasebe konusunda mektupla öğretim kurslarına katılarak ''zihnimi geliştiriyordum.'' (s.93 )



Dil döküp insanları ikna etmekte üstüme yoktu. Bunu sağlayan da şişmanlıktı. İnsanları neşeli bir haletiruhiyeye sokuyor, çek imzalamayı sanki zevkli bir olaymış haline döndürüyordu. Tabii farklı insanlara yanaşmanın farklı yolları vardır. Bazılarında bütün ağırlığı ek avantajlara verirsiniz, bazılarını ise ya karısı sigortasız ölecek olursa diye  çaktırmadan endişeye sevk edersiniz. (s.185 )


Gidip Binfield Konağı'nın havuzundaki koca sazanı avlayacaktım!
Bir kez daha. Neden olmasın?olduğunu düşü Bütün hayatımızı, yapmak istediğimiz şeylerin yapılamaz şeyler olduğunu düşünerek tüketmemiz yeterince tuhaf değil miydi? O sazanları neden avlamayacaktım ki? Ama yine de, daha bu cümleyi kurar kurmaz, size de bu, sanki imkansız, asla olmayacak birşey gibi gelmedi mi? Bana öyle geldi, hatta şimdi bile öyle geliyor. Hani rüyanızda, mesela bir film yıldızıyla yatarsınız ya da dünya ağırsıklet boks şampiyonu olursunuz. İşte bu iş bana sanki öyleymiş gibi geliyordu. (s.195 )


Ana-babanızın mezarını yirmi yıl sonra görseniz ne hissedersiniz? Ne hissetmeniz gerektiğini bilemem,ama ne hissettiğimi söyleyeyim: hiçbirşey. Annem ve babam aklımın bir köşesinden asla silinmemişlerdi. Sanki başka bir yerde ebediyen yaşamaya devam ediyorlardı, annem yine çaydanlığın arkasındaki hali, babam da unlu, dazlak kafası, gözlükleri, kırlaşmış bıyıklarıyla, bir fotoğraftaki insanlar gibi sonsuza dek hareketsiz, ama bir biçimde de canlı, öylece duruyorlardı. Şuracıkta, yeraltındaki sandukada duran kemiklerin onlarla hiçbir ilgisi yoktu. (s.220 )


13 Ekim 2013 Pazar

Nadine GORDIMER - July'ın İnsanları






 Nadine GORDIMER, Yahudi göçmeni bir ailenin kızı olarak 1923 yılında Güney Afrika'da doğmuştur. Katolik bir manastır okulunda eğitim gören yazar, ırk ayrımına karşı çıkan politik eylemci kimliğiyle tanınmaktadır. 1991 de Nobel Edebiyat  Ödülü, 1994 de  Booker Roman Ödülünü almıştır.
(14.7 2014  tarihinde yazarın vefat ettiği bilgisini de eklemeliyim.)

Gordimer'in yazdığı en iyi roman diye tanımlayanlar da olmuştur July'ın İnsanlarını.

Güney Afrikanın her yeri silahlı militanlarca savaş alanına çevrilmiş, beyaz halk ise bu duruma  hazırlıksız yakalanmıştır. Smales ailesi liberal görüşlü, üç çocuklu bir beyaz aile olup,  bu vahşetten uzun yıllardır yanlarında çalışan siyah uşakları July sayesinde kurtulurlar. July 'ın doğduğu köy uzak ve ilkeldir. Siyahlarla eşitlenen beyaz ailenin hayatta kalma pahasına yaşadıkları ve her iki tarafın kişiliklerinde ve ilişkilerindeki değişime, psikoljik savaşa tanık olmak istemez misiniz! Bam'le Maureen gibi bizler de çocuklarının ilkelliğe uyumu, mutluluğu kolayca yakalamalarına  şaşırıyoruz tabiiki...  

Bu kitabın benim için önemi, ilk kez bir Güney Afrikalı yazarı tanımamın yanısıra, sıradışı konusu, kurgusu, farkında olmadan okurken empati yapmamdı!

Farklı konusu, güzel anlatımıyla okunması gereken kitaplardan, hoşunuza gideceğinizden eminim.


******


Kitaptan alıntı;


 Yağmurlu günlerin ardından her şeyden, bitkilerden, saz damlardan sıcak bir buhar yükselir oldu, her çalılığın ya da direğin üstünü çeşitli desen ve renklerde nemli tabakalar kapladı ve yayıldı. Geldikleri yerde, kötü hava koşullarına boyun eğmenin nasıl  birşey olduğunu unutmuşlardı. Buradaysa üşüyüp titreseler de ıslananların yerine giyebilecekleri  kuru giysiler yoktu. Kulubenin içini dumana boğan ocaktaki ateş, yaşamın merkeziydi; çocuklar, tavuklar, köpekler ve kediler hayatta önem sıralarına uyarak olabildiğince yaklaşıyorlardı ateşe. Yiyeceğin sağladığı ısı -ısınınca kanları canlanıyordu- oradan geliyordu, ısındıkça saydamlaşan odun korları, lapanın kabarcıklarını güç ve enerjiye çeviriyordu. Bam'la Maureen'in sigara, şarap ya da sert bir içki arzuladıkları olmuştu, çocuklar da tatlı yiyeceklerin özlemini çekiyorlardı, ama yağmurlu günlerde, sönmesine hiç izin vermedikleri ateş, tüm arzularını karşılayan şey oldu. (s.63)

Fyodor DOSTOYEVSKİ - Öteki





Dostoyevski ilk kitabı İnsancıklar'da yakaladığı başarıyı daha sonra yazdıklarında yakalayamayınca umudu kırılıp politikaya atılmış, devlet aleyhine faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla mahkum edilmiştir. Cezasının infazından sonra da yazmaya devam etmiştir.
'Öteki' romanıyla istediği başarıya ulaşamayan yazar, kardeşine yazdığı  bir mektubunda, ölümünden sonra bu romanın başyapıtı olacağını belirtmiştir.

'Öteki' romanında şizofreninin bu kadar güzel anlatılması Freud'u bile şaşırtmış; ''Ancak bir şizofren bu kadar güzel yazabilir.'' demiştir!

Bende Dostoyevski, Kafka, V. Woolf gibi yazarları okudukça şizofreniyle ilgili birşeyler okumak istiyorum ancak henüz kaynak araştıramadım, sıra da okuyacak o kadar çok kitabım var ki...

''Öteki' romanının kahramanı Golyadkin, yalnız, hayatın zorluklarına karşı zayıf, 9. dereceden bir memur. Kişilik bölünmesi yaşayan kahramanımızın yerini artık ''öteki'' alacaktır. Ötekiyle birlikte yaşamak bu kadar güzel anlatılır...

******

Kitaptan Alıntılar:

Bay Golyadkin birdenbire sustu, durdu, yaprak gibi titremeye başladı ve hatta bir an için gözlerini kapattı. Kendisini korkutan şeyin bir hayal olduğunu umarak yeniden açtı ve çekine çekine sağına baktı. Hayır, hayal görmüyordu!..Sabah tanıştığı adam yavaş yavaş yanında yürüyor, gülümsüyor, yüzüne bakıyor, konuşmaya başlamak için fırsat kolluyordu. Ama ikisi de hiçbirşey söylemedi. Bu şekilde elli adım yürüdüler. Bay Golyadkin mümkün olduğu kadar kaputuna gömülmüş ve şapkasını gözlerine indirmişti.Yeni dostunun şapkasının ve kaputunun  Bay Golyadkin'in sırtından çıkmış gibi  tıpatıp aynı olması bu utanç verici durumu tamamlıyordu. (s.65)


Başladığı işi yarım bırakamıyacağını, önemli anın geldiğini, düşündüklerini birisine anlatması  gerektiğini hisseden, sıkıntı, üzüntü ve şaşkınlık içindeki kahramanımız, beş para etmez, gizemli dostunun durduğu yere doğru kalabalığı yararak ilerlemeye başladı; ama tam bu anda ekselanslarının uzun süredir beklediği arabanın sesi duyuldu. (s.135))





Cemal SÜREYA - Onüç Günün Mektupları





Cemal Süreya, İkinci Yeni hareketinin önde gelen şairlerindendir. Hayatı boyunca müfettişlik, çevirmenlik, danışmanlık gibi bir çok iş yapmıştır. Cemal Süreya okuru kızımın önerisiyle okuduğum bu kitaptan çok etkilendim.

Kitapta Süreya'nın eşi Zuhal Tekkanat'a yazdığı aşk mektupları yer alıyor. Duyguların bu kadar yalın ve güzel anlatılması, kelimelerin bu kadar ustaca kullanılması büyüleyici.

Kitabı ilginç kılan yanlarından biri de Cemal Süreya'nın el yazısıyla yazdığı mektupların da kitabın içinde olması.
Diğer yandan, bir kadının eşinden bu kadar samimi, duygu yüklü mektuplar alması ne kadar az rastlanabilecek bir şey.  Benim için kitabı özel kılan şeylerden biri de bu. Duyguların eşe bu kadar güzel aktarılabilmesi için yine de şair olmak gerekmez değil mi! Satır aralarına serpiştirilen dizeler anlamlı, hatta hızımı alamayıp bu kitaptan sonra mektup türünde  birkaç kitap daha da okudum, muhtemelen daha sonra paylaşırım.
Genelde kitapların altını çizerek okurum, bu kez kızıma ait bir kitabı okuduğum için onun çizdiği yerleri de paylaşmak istiyorum;

******

Kitaptan  Alıntılar :

Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esrikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum ve benim için her şeysin. (s.31)

Sevmek ne uzun kelime. (s.73)

Biz gözyaşlarımızı gizleyen insanlarız.
Biz kahkahamızı da gizleriz
Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız. (s.87)

Şiirdir kişiyi kurtaran bu karanlık, bu yalnızlıkla, berbatlıklarla dolu evrende. Bir de sevgiler kurtarabilir.  (s.109)

Sen birinci hamura basılmış dokuz punto beyaz karektersin.
Alınyazımsın, daha doğrusu alınyazımın tek okunaklı yerisin.
Koru beni.
Ve güven bana.
Güvenildikçe yaşarım ben.
Ya güvenmezsen?  (s.120)


Demir ÖZLÜ - Bir Yaz Mevsimi Romansı



                                                        



Yazar Demir Özlü, İstanbul Hukuk Fakültesi ve Sorbonne Üniversitesinde Felsefe bölümünü bitirmiş, Türk Edebiyatında varoluşçuluk akımı içinde yer almıştır. Yazar Tezer Özlü'nün ağabeyidir.1979 da Stockholm'e gitmiş, 10 yıl sonra yurda dönmüş; şimdi Türkiye ve İsveç arasında yaşamaktadır. İstanbul'u en güzel anlatan yazarlarımızdandır.

Bir Yaz Mevsimi Romansı; 12 Mart 1971 rejimi döneminde bir aydının yaşadıklarını, o günkü siyasal ve toplumsal yapı içinde yaşananları, İstanbul'un, Beyoğlu'nun güzelliğini, Paris'in hüznü ile Kuzey Avrupa Şehirlerinin yalnızlığını öyle güzel anlatıyor ki...

Bu kitabı okurken İstanbul’da yaşadığım üniversite yıllarıma gittim. Kitap, üniversitede okuduğum yıllardan daha önceki zamanı anlatsa da benim İstanbul’um kitapta anlatılan gibi…
Demir Özlü'den okuyacaklarımı şimdiden sıraladım.


******


Kitaptan Alıntılar:

Bahardı İstanbul'da. Sıraselviler'den Taksim'e uzanan apartmanlar arasındaki incecik, uzun yoldan yürüyordun. Soldaki Aziz Dimitri Kilisesinin bahçesine güneşin aydınlığı vuruyordu. Şimdi düşündüğün zaman o bahar aylarının her dönemdekinden daha uzun, daha taze bir aydınlıkla dolu olduğunu sanıyorsun. Canlı, yaşamla iç içe yaşanıyordu; bir sürü belirsizliğin içinde, günlük yaşama yapışık.(s.78)


Yaz ortasında yağmurlu günler başladı. Bu kuzey kentinde, mevsim yaz da olsa, gökyüzü bulutlarla kaplandı mı, bulutlar arasından güneşin solgun ışıkları da sızmıyordu. Bütün kent gri bir esmerliğe gömülüyordu. Yağmur çiseleyerek yağıyor, kentin daha eski olan güney bölümünde, çoğunlukla sarıya çalan eski yapıların bakımsız yüzleri karanlık geceye hazırlanıyor sanki. Oysa pek de karanlık olmayacak gece. (s.101)