20 Mart 2017 Pazartesi

Sibel K. TÜRKER - Ağula


   Trabzon'da Kitap Zamanı 5 Etkinliğine katılan Sibel K. TÜRKER'in keyifli söyleşisinden sonra henüz okumadığım kitaplarından Ağula'yı edinip  sizlerle de paylaşmak istedim.

Yazar Ağula ile Haldun Taner Öykü Ödülü almış. On bir tane öyküden oluşan kitabı tüm kitapları gibi severek okudum. Diline, anlatımına hayran olduğum yazarı tanımam ise benim için ayrıca çok değerli. öykülerin kurgu  hayal gücümü zorladı, soluklanarak okudum. Güzel öyküler okumak istiyorsanız okumanızı öneririm.

 Sibel K. Türker'in ilk okuduğum romanı ''Benim Bütün Günahlarım' dı.''  Bloğumda Kasım 2013 te paylaşmıştım. 2014 Ağustos ayında  ''Hayatı Sevme Hastalığı'' ve ''Öykü Sersemi'ni,''  Şubat 2015 te  ise''Meryem'in Biricik Hayatı'nı'' tanıtmaya çalıştım.

Ağula ile 2006 Haldun Taner Öykü Ödülü, Hayatı Sevme Hastalığı ile 2012 Duygu Asena Roman Ödülü, 2013 Yunus Nadi Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödüllerini alan yazarın öykü ve romanlarınızı okuyanlar bana hak vereceklerdir. Henüz Sibel K. Türker'in kalemiyle tanışmayanlara ''Benim Bütün Günahlarım'' İle başlamalarını, ''Hayatı Sevme Hastalığını'' mutlaka okumalarını öneriyorum. Diğer öykü ve romanlarını nasıl olsa okumak isteyeceksiniz.

  Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar :


  Evet, aşk... Bir  vakitler, narin, buğday tenli bir kıza duyduğum his. Deniz kıyısında otururduk el ele; ben ölümü düşünür iç çekerdim, o yaşamı düşünür gülümserdi. Zaten hep gülerdi, ben belki de narin, buğday tenli bir kız kılığına girmiş bu iyimserliğe gönül vermiştim. ( İade-i Hürriyet adlı öyküden s. 104 )


 Kendini bana aşkmış gibi yutturan duygularla öylesine hesaplaşmış, yalnızlığın kutsal mabedine öylesine kapanmıştım ki bu noktadan sonra artık beni kimse kandıramazdı. Farkındalık acı bir iksidir ama iyileştiricidir. Zaman, ellerimizde şekil değiştiren ve kendi öz biçimini arayan hamurumsu bir maddeden başka bir şey değildir. ( Onuncu Öykü'den  s.117 )


14 Mart 2017 Salı

13 Şubat 2017 Pazartesi

Vamık D. VOLKAN - Fanustaki İnsanlar









  Psikoloji alanında eğitim almasam da, psikanaliz sürecine ve psikanalitik öykülere oldum olası ilgi göstermişimdir. Bu ilgim nedeniyle psikanalitik süreçleri konu edinen kitapları araştırıyor, fırsat buldukça okuyorum. Vamık Volkan’ın bu kitabı da bu araştırmalar sonucu okuduğum ve çok faydalı bulduğum bir kitap oldu. Psikoloji ile alakalı olan insanlar Prof. Vamık Volkan’ın alanındaki uzmanlığını ve “ününü” bilirler. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Volkan, ABD’ye yerleştikten sonra eğitimini burada sürdürmüştür. 400’ü aşkın bilimsel makalesi, 48 adet kitabı bulunmakta olan yazar, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir.

  Fanustaki İnsanlar, abartılmış narsizmi bulunan bir kadın ve bir erkek danışanın terapi sürecini anlatan 181 sayfalık bir kitaptır. İki kişinin de çocukluktan gelen ve ailesinden kaynaklanan “sevgi eksiklikleri” vardır. Bu “sevgi eksiklikleri” kendilerine olan sevgilerinin sıradışı bir şekilde artmasına yol açmıştır. Kitapta, bu iki kişinin hayatlarında olan biten ve abartılmış narsizme sebep olan olayları kavraması üzerinde durulmuştur.

  Kitap, ilgi çekici olmasının yanısıra okuru olayın içerisinde, adeta hasta ile doktorun yanında 3. Sandalyede oturuyormuş gibi hissettiriyor. Kendinizi asla yabancı hissetmediğiniz bu ortamda, danışan hasta ile bağ kuruyor, olayları kendi hayatınızla da ilişkilendiriyorsunuz. 
Psikanalitik süreçleri anlatan çoğu kitapta olduğu gibi, bu kitap da olayların ilgi çekiciliği ile okuru kendisine bağlıyor ve bir an olsun düşmeyen dinamiği ile okura çok şey katıyor. İlgisi olan herkese Alfa Yayıncılık tarafından yayınlanan bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
   

  Keyifli okumalar..


******


  Kitaptan Alıntılar :


“Psikolojik yardım için başvuran kişilerle bir-iki saatlik görüşmemin ardından kendime bu kişiyi divanıma yatırırsam “neyi tedavi edeceğim” sorusunu sorarım. Bu sorunun cevabını analiz süreci boyunca geliştirir ve bazen de değiştiririm. Brown’un hayat hikayesini dinledikçe, Brown’un ailenin adına ve şanına önem verilen fakat duyguların doğrudan ifadesinin kısıtlı olduğu bir ortamda yetiştiğini anladım”.  (s. 27)




  “uzun yıllar önce bir yaz, yirmilerinde güzel bir kadın, kendisi gibi yirmili yaşlarda olan iki yıllık kocasıyla sahildeki bir otelde tatil yapıyordu.Biraz uzaktan bakıldığında, mutlu bir çifte benziyorlardı fakat adam ne zaman başka erkeklerin karısına baktıklarını düşünse, özellikle de karısı bikiniyle sahilde dolaştığında kıskançlıktan kuduruyordu. Bir sabah karısı denizde yüzerken etrafında ona hayranlıkla bakan birçok genç adamın da yüzdüğünü ve bazılarının karısıyla sohbet ettiklerini gördü. Kıskançlıktan gözü dönen genç adam önce ne yapacağnı bilemedi. Öğleden sonra karısını sahildeki tenha bir yere götürdü ve birlikte yüzmeye başladılar. Yüzerken birden karısının başını suyun altına soktu ve onu dehşete düşürmeye yetecek kadar bir süre öylece bastırdı. Soluksuz kalan karısı tam boğulmak üzereyken, onu bıraktı ve nefes almasına izin verdi”  (s. 85 )



“aylar boyunca Jennifer cam vazosunun içinde saklanmakla çocukluğu, erişkinliği ve benimle olan ilişkileri arasındaki bağlantılar üzerinde araştırma yapmak arasında gidip geldi. Eğer çocukluktaki duygularını hatırlamak onu rahatsız ederse, ofisime birbiri ardına görkemli giysiler giyip gelerek beni gösterdeci davranışlarının tanığı haline getiriyordu. Bu şekilde haftalarca kendimi bir moda şovundaki izleyici gibi hissettim. Eğer kardeşi ona kendisini ihtişam içinde gösteren bir fotoğraf yollarsa, Jennifer kendisine olan narsistik yatırımını daha da abartıyordu. Kendisiyle olan bir görüşmemi erteleyişimi onu reddetmem ve başka bir kadınla randevulaşmam olarak algılarsa, izleyen görüşmeleri boyunca hangi ünlü markaların elbiselerini aldığından bahsediyor ya da Glover’dan ona yeni mücevherler almasını istiyordu.”  ( s. 135 )


22 Aralık 2016 Perşembe

Erhan BENER - Acemiler




   Erhan BENER' in ilk romanı olan Acemiler, 1952 yılında yayımlanmıştır. Elimdeki roman Ayrıntı Yayınlarının 2012 ilk basımı.

  1929-2007 yıllarında yaşayan E. Bener otuzun üstünde kitap yazmış, ulusal ve uluslararası pek çok da ödül almıştır.
  
  1952 yılında üç gencin kişiliklerinin, düşüncelerinin toplum içinde yavaş yavaş şekillerinirken, o dönemin Türkiyesinin sosyal, kültürel, ekonomik yapısı da okura yansıtılmaktadır. Yaşamı, toplumu anlamaya çalışan gençlerin ruhsal çatışmaları, acıları çok güzel aktarılmış. Yazarın derin ruh tahlilleri romana ayrı bir değer katmış bence.

  Roman , 190 sayfa ve Türk Edebiyatında özel bir yere sahip, yayımandığı yıllarda kişilerin iç dünyasını, iç çatışmalarını ayrıntılı anlatmasındaki başarı nedeniyle E. BENER Dostoyevski'ye benzetilmiştir. Okumaya değer bir roman.
   
 Keyifli okumalar..


  ******


 Kitaptan Alıntılar :


 - Hanım, derdi. Senin namusuna sözüm yok, amenna, ama elin iti kopuğu bilir mi bunu? Öyle pencere önünde oturmasan iyi edersin!
 Böylece, pencere önünde oturması yasak edildiği günden beri Melehat Hanım için, hele sıcak yaz aylarında, karşı mescidin sarmaşıklı duvarını seyretmek, kutsal bir suç tadı taşımaya başlamıştı. Miyop gözlerini kısarak, sararmış parmaklarında köylü sigarası, bu yıkık duvarı seyrederken neler düşünmezdi. ( s.35 )


  Kendisini büsbütün kapıp koyuvermek için derin bir istek duyuyordu ama içindeki sessizliğin birdenbire yok olduğunu farketti. Burada evler vardı. Evlerin içinde insanlar. İnsanların birtakım düşünceleri, kavgaları, töreleri vardı. Her biri kendi yaşamını sürdürüyor, ötekilerle ancak kendilerini ilgilendirdiği ölçüde ilgileniyorlardı. En iyileri, iyilik apmayı değil, kötülük yapmamayı düşünüyorlardı ancak. (s. 184 )


 

9 Aralık 2016 Cuma

Burhan SÖNMEZ - İstanbul İstanbul

     


   Kuzey ve Masumlar'dan sonra İstanbul İstanbul, Burhan Sönmez'in 2015 te yayımlanan üçüncü romanı.

 2011 de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alan yazarın daha önce Masumlar'ını da paylaşmıştım sizlerle.

  İstanbul İstanbul da Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo ve Küheylan Dayı'nın yerin üç kat altındaki hücrede, işkenceye dayanırlarken birbirlerine anlattıkları İstanbul hikayeleriyle yaşama tutunma savaşı anlatılıyor aynı zamanda.

 Neyin gerçek olduğunu anlamaya çalışmak, okumak..  Etkileyici, sarsıcı, soluklanarak okuyacağınız bir roman.
 Romanın son sözü Hallac-ı Mansur'a ait ve romanın özeti adeta.

   ''Cehennem , acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir. '' 

 Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar :


  Kütüphanenin avlusuna girer girmez, caddedeki telaşın yok olduğunu hissettim. Eski bir kente vardığımı sandım. Yüzlerce yıl önce döşenmiş mermerler, oyma taşlar ve bronz işlemeler, unutulmuş bir çağa aitti. Kuşlar kanatlarını yavaşça çırpıyor, yaprak döken güller kışa hazırlanıyordu. Etrafa merakla bakarken, insanın telaşsız yaşamayı hak ettiğini, mekanların buna imkan verebildiğini düşündüm. Serin kütüphanedeki zaman, kentin zamanından ayrı akıyordu. Zaman burada ileri veya geri gitmiyor, başka bir yerçekimine kapılmış gibi  kendi etrafında dönüyordu. (s.49


  Başım dönerken şahdamarımda çarpan ses, kalbimin değil zamanın sesiydi. Geçmişten gelip geleceğin dalgakıranına vuran ve beni orada kendi halime bırakan zamanın.  (s.188 )




30 Kasım 2016 Çarşamba

Iris MURDOCH - Deniz Deniz



   İrlandalı anne ve İngiliz bir babanın çocuğu olarak 1919 yılında dünyaya gelen Murdoch, klasik edebiyat, felsefe eğitimi almış, 1999 da alzheimer hastası olarak ölmüştür.
 
   Türkçeye Melekler Zamanı, Rüya Tabirleri, Kara Prens, Ağ, Kesik Bir Baş, İkilem, Ateş ve Güneş, İyinin Egemenliği, Ateş ve Güneş Platon Sanatçıları Niçin Dışladı?, Edebiyatta ve Felsefede Varoluşçular ve Mistikler gibi kitapları çevrilmiştir.
 
   Deniz Deniz' in kahtamanı ünlü bir tiyatrocu olan Charles Arrowby. İnzivaya çekildiği sahiledki evinde geçmişini yazmak istemektedir.
 Bu süreçte yaşadığı ikilem, gerginlik, eski gençlik aşkını sabit fikir haline getirmesi ve bunları okurken de okuru  evlilik, ikili ilişkiler, doğrular ve yanlışları sorgulama sarmalına sokuyor. Romanın sonunu sizin düşünceleriniz belirliyor. 

   Ayrıntı Yayınlarından Nuray Önoğlu çevirisiyle yayınlanan roman iyi ki okudum dediğim romanlardan. Felsefeden  de  hoşlanıyorsanız, hiç kaçırmayın Deniz Deniz'i. 


   Keyifli Okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar :


  Sanırım cinselliği fazla merak etmezdik. İkimiz birdik ve sadece bu önemliydi. Cennette yaşıyorduk. Düğünçiçeği tarlalarında, demiryolu köprülerinin yanında, kanalların kıyısında, toplu konutları bekleyen boş arazilerde uzanıp yatmak için bisikletlerimize binip kaçardık. Yaşadığımız yer çoktan  banliyö olmuş kırsaldaydı ama bizim için  Cennet Bahçesi kadar güzel ve anlamlıydı.  Hartley entelektüel  yahut kitap kurdu bir kız değildi, masumların bilgeliğine sahipti ve bizimki melekler arası sohbetti.  (S. 98 )


 
  



23 Kasım 2016 Çarşamba

Jean-Philippe TOUSSAINT - Mösyö




  Jean-Philippe  TOUSSAINT 1957 Brüksel doğumlu, Sanat Tarihi eğitimi almış.  Banyo ve Fotoğraf Makinesi kitapları da dilimize çevrilmiştir. Henüz okumadığım yazarları tanıma isteğiyle edindim bu kısa romanı.
 
  Ayrıntı Yayınlarından yayınlanan roman 78 sayfa. Yazarın okuduğum ilk kitabı.

  Romanın kahramanı Mösyö'nün sakinliği, olaysız yaşama isteği, kendi döngüsünden çıkmak istememesi okuru da sarıyor adeta. Daha önce sizlerle paylaştığım Roman Graf'ın Bay Blanc adlı romanını, Bay Blanc' ı anımsattı bana. Kitabın arka kapak yazısında da Mösyö'nün çağdaş Oblomov'u çağrıştırdığına değinilmiştir.

Sıkılmadan, yorulmadan okuyabilirsiniz.

 Keyifli okumalar..


******


Kitaptan alıntılar :


 Mösyö, Paul Guth gibi ideal bir damat imajıydı.

 Yine de nişanlısıyla ilişkileri koptuktan sonra  Parain'ler onu evlerinde tutmaktan biraz tedirginlik duyuyor olmalıydılar. Doğruyu söylemek gerekirse Mösyö'nün nişanlısıyla aralarının neden bozulduğu konusunda bir fikri yoktu. Gerçekte bu işi pek iyi takip ettiği söylenemezdi. Anımsadığı tek şey kendisine yapılan sitemlerin haddi hesabı kalmamış olmasıydı. ( s. 21 )


  Şu anda Mösyö'nün etrafında karanlık basmış gibiydi. Sandalyesinin üzerinde başı arkaya kaykılmış bir halde hareketsiz durmakta olan  Mösyö, ruhu ufkun eğriliklerine  doğru gerilmiş bir halde yeni baştan gözlerini gökyüzünün enginliğine çevirdi. Bütün gece, gökyüzünün derinlikleri aydınlanıncaya kadar, sakin sakin soluyarak, uzakta, evrenin belleğinde, gezinip durdu. Orada dinginliğe ulaştığında, Mösyö'nün aklında hiçbir düşünce kımıldamaz odu. Aklı dünya idi, görüşmeye çağırdığı dünya.
 
Evet. Mösyö biraz sonra sıkılacaktı.  ( s.67 )






16 Kasım 2016 Çarşamba

Pelin BUZLUK - En Eski Yüz

                                               


  Kasım ayında En Eski Yüz dışında Jean- Philippe Toussaint'ın Mösyö ve Irıs Murdoch'un Deniz Deniz adlı romanlarını okudum. Deniz Deniz'in hacimli ve sürükleyici olması da paylaşımımı geciktirmeme neden oldu diyebilirim!

  Çok güzel bir öykü kitabı ile başlamak istedim.

  En Eski Yüz 1984 doğumlu yazarın son öykü kitabı. İzmir'deki Yerdeniz Kitapçısında düzenlenen imza ve söyleşi gününden edindiğim imzalı kitaplarımdan biri. Yazarın notu ve imzası kitaplarımı taçlandırıyor adeta.Yerdeniz Kitapçısının sevgili sahiplerine teşekkür ediyorum, imzalı kitaplarımı bana ulaştırdıkları için..

  Pelin BUZLUK, ilk öykü kitabı Deli Bal ile 2010 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü, ikinci öykü kitabi Kanatları Ölü Açıklığında ile de, 2012 Selçuk Baran Öykü Ödülünü almış. 

 Yazarın ilk okuğum kitabı. İletişim Yayınlarından yayınlanan  En eski Yüz'de on bir öykü var ve seksen dört sayfa. Öyküler çok etkileyici. Bazı öykülerini iki kez okudum, öyküler arasında uzun uzun soluklandım. Su İşi, Tozlu Cennet, Dördüncü, diğerleri..

  Bence okunmalı..
 
  Keyifli okumalar..


  ******


  Kitaptan Alıntılar:


  Bütün lise yaşamıma sinmiş bir aşk acısıydı. Aşk sözcüğünü keşfetmemiş olmayı yeğlerdim. Adına aşk dediğimizde anonimleşiyordu, herkesin anlattığıyla bir oluyordu. yeni sözcükler arıyordum, ''Yıldız yitimi'' diyordum mesela. Onulmaz bir mutsuzluk sinmişti evimize, odama,  yatağıma, okul yoluna...   ( Tozlu Cennet adlı öyküden.. s.21 )


  Gözlerim yaşlarla yanıyordu, yüzümü göğe kaldırdım. Bir an kaldım öyle. Cisilti iyi geldi. Sonra etrafı kollayıp yolun yürümeye uygun yanını araştırdım. Bir girintide gürültüyle itişip kakışan grubu sessizce geçtim. İçlerinden biri arkamdan laf attı. Hızlandım. Burnuna dayadığı şişip inen poşetle yaklaşan çocuğun  yanından göğsümde çarpıntılarla yürüdüm.  Bir şeycik olmayacak, diyordum kendime. Bir tek atacağım, o kadar. Diğer meyhaneye varmak üzereydim işte. ( Dördüncü adlı öyküden.. s.26 )




17 Ekim 2016 Pazartesi

Haruki MURAKAMİ - Sputnik Sevgilim



  Nobel Edebiyat Ödülü alması beklenen Japon yazarın bu kez de Sputnik Sevgilim romanını okudum.

  Benim gibi bilmeyenler için ''sputnik'' ne demek onu açıklayayım önce. Sputnik, 1957 yılında     Sovyetler Birliğinin uzaya fırlattığı, 58 cm. çapında, 83,6 kg ağırlığında ilk yapay uydu imiş. Sözcük anlamı ise ''yoldaş.''
  
  Murakami okumayı seviyorum, Hem modern dünyanın gerçekliği, hemde gizemli boyutlarda kurguluyor  romanlarını. Sputnik Sevgilimde yine karakterler yalnız. 

  Kitabın anlatıcısı K., genç, bekar, nazik ve zeki bir ilkokul öğretmeni. Aşık olduğu Sumire ise yazar olma tutkusuyla üniversiteyi terk etmiş. Mui, Sumire'nin aşık olduğu, kendinden on yedi yaş büyük, evli bir kadın.
  
 Yalnızlık, aşk, cinsellik ve paralel evren ana tema. Murakami yine müzik bilgisini serpiştirmiş ara ara. Gerçeklik ile farklı boyutlarda geçen roman okunmaya değer. Murakami'nin tüm kitaplarını okumak istiyorum aslında, umarım fırsatım olur.

  1999 yılında yazılmış, Türkçeye yeni çevrilmiş roman 224 sayfa ve Doğan Kitap tarafından yayınlanmış.

  Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar:


Ben bu kadına aşık oldum. Bir anda farkına vardı Sumire. Şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı ). Ve beni sürükleyip bir yerlere götürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. (s.34 )


  Bazen çok tatlı olabiliyorsun. Noel, yaz tatili ve yeni doğmuş yavru köpeklerin toplamı gibi. (s.61)


  O zaman anladım; biz harika yol arkadaşlarıydık, ancak, sonunda her birimiz kendi rotasında gidecek yalnız bir metal kütlesinden başka bir şey değildik. Uzaktan bakınca kayan yıldızlar kadar güzel görünüyorduk. Gerçekte ise, tek başımıza uzaya hapsolmuş, hiç bir yere gidemeyen tutsaklar gibiydik. Ancak iki uydunun yörüngeleri tesadüfen kesişince bir araya gelebiliyorduk. (s.131 )

 

11 Ekim 2016 Salı

Jan WOLKERS - Oegstgeest'e Dönüş



   Hollanda Edebiyatından bir şeyler okuyayım düşüncesi beni Ayrıntı Yayınlarından yayınlanan Jan WOLKERS'ın Oegstgeest'e Dönüş romanıyla buluşturdu.

  İyi ki almışım, iyi ki okudum dediğim kitaplardan oldu. Her kitaptan farklı tad alanlardanım ama okuyup beğendiklerim arasında üst sıralarda yer alacağı kesin.

  Her şeyden önce yazarın  sade ve geçmişe dönüş anlatımlarının akıcılığından etkilendim. Bir Hollanda kasabasında, dar çevrede, katı din kurallarıyla yaşayan bir ailede büyüyen bir çocuğun, tüm kısıtlanmalara, savaş yıllarının yoksulluklarına rağmen kendi varoluş mücadelesine, isyanına tanık oluyorsunuz.

  Yıllar sonra çocukluğunun geçtiği kasabaya dönüp, geçmişin izlerini aramak heyecanlı, hüzünlü..

J. WOLKERS'ın dilimize Türk Lokumu adlı romanı da çevrilmiş, aklımızda olsun.

  Zaman zaman geçmişi anımsamak daha doğrusu farkındalıkla birlikte geçmişi anmak güzel..
Oegstgeest'e Dönüş'ü okurken sizde bunu yaşayacaksınız.

 Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan romanın elimdeki 2012 ilk basımı ve 176 sayfa.

Keyifli okumalar..


******


  Kitaptan alıntılar :


  Arabamı dükkanın önünde park edip, eski evimizden ilk okuluma yürüdüm. Altı yaşımdayken her gün dört kez yürüdüğüm yoldu bu. İspinozlar, kayın ağacının döktüğü ilk yapraklar arasında aynı kadifemsi adımlarla yürüyorlardı. Tıpkı anahtarla kurulmuş da, her an küçük bir sarsıntıyla hareketsiz kalabilirlermiş gibiydiler. Esasında her şey aynı kalmıştı. (s.54 )


  Pazar günü laboratuvarlar arasında gezindim ama şapeli bulamamıştım. Sanki her şeyin yeri biraz değişmişti ya da bazı binalar kırk beş derece döndürülmüştü. Tanıdığım, bildiğim bir evde artık yolu bulamadığım bir rüyaya benziyordu her şey. Atmosfer aynı kalmıştı. Toplama kamplarının savaştan yirmi yıl sonraki düzenli hali gibiydi. Taşlar arasındaki kısa çimenlerin boyları aynıydı. Çiçek yataklarındaki çalılar arasındaki toprakta hayat kalmamıştı. Peşinden, eskiden öğrencilerin bir mantar parçası üzerinde çarmıha gerdikleri kurbağaların olduğu kabı gördüm.  (s.124 )




29 Ağustos 2016 Pazartesi

Ercan KESAL - Peri Gazozu



  Ercan Kesal'ın Peri Gazozu'nu keyifle okudum. Birkaç yıl Kapadokya' da yaşamış biri olarak, daha bir sıcak gülümsedim okurken..

  Çocuklukla başlayıp büyüyen anılar.. Cahil de olsa ufku geniş, lakabı ''üniversiteli'' olan,eğitime önem veren bir babanın, ailenin zor şartlarda bile olsa çocuk yetiştirilişindeki özene imrenmemek elde değil.. Kitaplarla yoğrulan bir çocuğun, adam olma, insan olma öyküsü bence bu kitap.
  
 Peri gazozlarını satarak, Erdal Kesal'ı yetiştiren babayı rahmetle, saygıyla anıyorum.

  İletişim Yayınları tarafından 2013 yılında yayınlanan kitabın bendeki 8. baskısı. 198 sayfa. Yazarın çocukluğundan, hekimlik günlerinden, yaşamımızın içinden anılar öykü tadında yazılmış. İçinizi ısıtacak, keyifle okurken zaman zaman da hüzünleneceksiniz.

   İyi insanlar hep var olsun, çevremizi kuşatsın.. Kitapla yaşayalım, kitapça yaşayalım..

   Keyifli okumalar...


   ******


  Kitaptan Alıntılar :


  Kış... İlkokul üçe gidiyorum. Amcalarla, kuzenlerle oturduğumuz büyük evden, ırmağın öbür yanındaki yeni evimize taşınmışız.  ''Ötegeçe'' liyiz artık. Kapı pencere yok, ama çok mutluyuz. Annem odaların kapısına kendi dokuduğu kilimlerden asmış. Benden iki yaş büyük abimle, ''Eskişehir Süs'' markalı sobamızın altına inen sıcak küle patates gömmeyi keşfetmişiz. Onu bekliyoruz. Kucağımda Avanos Halk Kütüphanesinden aldığım Kemal Tahir'in ''Yediçınar Yaylası.'' ( s.53 )


Dokuz- on yaşlarındaydım... Sıcak bir eylül Avanos'u. Bir hafta sonra okullar açılacak. .. Yaz boyunca ayaklarımda tokyo, annemim ağabeylerimin eskilerinden bozup uydurduğu bir pantolon, üzerimde kısa kollu kareli mavi bir gömlek. Pantolonumun belinde kalınca bir ip... Kendir... '' Avanos'un uşağı, kendirdendir kuşağı...'' Babamın gazozhanesinde çalışıyorum. Çocuk bacaklarımdan, paçalarımdan akan soğuk sular, cebimde gizli gizli yediğim tuzlu kabuklu fıstık. Saat beş olduğunda Philips radyodan dinlenecek ''Çocuk Saati'' hayalleri. Gazozcu Mevlüt'ün Peri Gazozları...  ( s.87 )




11 Ağustos 2016 Perşembe

Irini KIFLADIFU & Dora PAPAYUANNU - Yunan Masalları







  Arada masal kitabı okumanın bana iyi geldiğini keşfettiğimden beri masal kitapları da edinmeye çalışıyorum. 

  İzmir'deki Yerdeniz Kitapçı'sının  ''okunması gerekenler''köşesinde görür görmez aldığım masal kitaplarından ilkini sizlerle de paylaşmak istedim. İskoç Masalları, Balkan Masalları da edindiklerimden.

  Dipnot Yayınları tarafından yayınlanan kitap 102 sayfa, dokuz yaş ve üstü için. Okuyup, hediye de edebileceğimiz türden. Ya da benim gibi kendi kitaplarını veremeyenlerdenseniz, çocuklarınızla, ileride de torunlarınızla paylaşabilirsiniz!

 On dokuz tane kısa masal var kitapta. Farklı kültürlerin masallarını okumak özellikle bu yaz sıcaklarında iyi geldi. 
  Yüzünüze farkında olmadan bir tebessümün yerleşmesini istiyorsanız, bir de masal okumayı deneyin bence.

Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar:


  Bir gün bütün kuşlar toplanmışlar ve yavrularının okuma yazma öğranmeleri için bir okul yaptırmaya karar vermişler. Öğretmen bulunmuş, okul açılmış ve dersler bşlamış.  (Baykuş ve Keklik   s. 79 )


  ''Ah keşke uzun boylu olsaydım, keşke bir büyücü olsaydım!'' dermiş Nikolis, tek başına nehrin kenarında otururken. ''Yerden göğe yürür, yıldızlara ulaşırdım; oradan ışığı alır yeryüzüne indirirdim. Işığı anama verirdim ki gözleri yıldızlar gibi parlasın. ''
(Göğe Yükselen Köprü  s.89 )


26 Temmuz 2016 Salı

Murathan MUNGAN - Harita Metod Defteri



  Severek okuduğum Murathan MUNGAN'ın son kitabını sizlerle paylaşmak istedim. Harita Metod Defteri. Hangimizin yoktu ki..

  Murathan Mungan, çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını Harita Metod Defterine sığdırırken, o yılların sadece Mardininin değil, Türkiyesinin de sosyal kültürel yapısını  sergiliyor aslında.
 Okurken ister istemez o yıllardan bugüne neler değişmiş yaşamımızda, düşünce yapımızda diye düşünürken buldum kendimi.

  Anıları okurken - Mardin'in benim yaşamımdaki özel yeri nedeniyle- daha da ilgiyle,adeta eski bir dostla buluşmuşum duygusunu yaşadım. İlkokula başladığım, yıllar sonra da meslek yaşamımım ilk üç yılında yaşayıp, köklü dostluklar edindiğim güzel şehir..
 
Keyifle, bazen de hüzünle okudum. Fırsat buldukça okumaya çalıştığım yazarlardandır M. Mungan.
   Metis Yayınları tarafından yayınlanan eser, 413 sayfa.

Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar:


  1950' lerin karanlığı... Dört kadın, bir çocuk dağılmışlar, Büyükdere' de bir bahçede yapılan Demokrat Parti balosu olduğu söyleniyor. Yeni bir Türkiye yönetimi için oradalar. Büyükdere' de bir bahçedeler, yan yana durmaya çalışıyorlar, birbirlerinin yanı başında ve her biri kendi başına çok uzaklarda. onları bir arada tutan derin bağ ve söylenmemiş onca söz...    (s.194 )


  Gökyüzünün kapı komşusu olan bir şehirde gördüğünüz rüyalar tılsımını bütün bir ömre yayar. Mardin gibi kendi içine kapalı şehirlerde duvarlar gece konuşur. Gölgesinde hikayeler barındıran evlerin, geceleri el ayak çekildikten sonra kendi kendine konuşan hikayeleri vardır. Kulak kabartmayı öğrendiğinizde  şehir size sırlarını açar. (s. 242 )




12 Temmuz 2016 Salı

Ernest HEMINGWAY - Çanlar Kimin İçin Çalıyor





  Hemingway'in Silahlara Veda'sını uzun yıllar önce ortaokul yıllarında okumuştum. Okunacak kitaplarım arasında bekleyen Çanlar Kimin İçin Çalıyor'u da nihayet geçen ay okuyabildim. Aynı şekilde Paul Auster'ın New York Üçlemesini de sonunda okuyabildiklerimden.

  Bilgi Yayınevi tarafından Ataol Behramoğlu'nun önsözüyle yayınlanan roman 496 sayfa, elimdeki de onbeşinci basımı. Bazen kitabın hacimli olması da okunmanın ertelenmesine neden olabiliyor tabii.

 Romanı birkaç gün içinde elimden bırakmamacasına okudum.İspanya İç Savaşını anlatan bir roman. Amerikalı İspanyolca öğretmeni olan Roberto Jordan'ın İspanya dağlarında gerilla olarak antifaşist savaş içinde yer alışı, dağlarda verilen mücadele okura cesaret, aşk, sadakat ve yenilgi öyle güzel anlatılmış ki.. Son sayfalardaki anlatım beni oldukça etkiledi. Ancak ben bir romanın tamamen özetlenerek ya da sonunun anlatılmasını sevmeyen biri olarak, ancak bu kadar anlatabilirim. 

  Sürükleyici bir roman okumak istiyorsanız, sayfa sayısına aldırmayıp okuyun bence. Birkaç gün bile yaşansa Roberto ile Maria'nın aşkına, savaşma ruhuna tanıklık edin.

  Bu arada Ernest Hemingway'in de Nobel Ödüllü 1899-1961 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazar olduğunu da hatırlatayım.

Keyifli okumalar...


******


Kitaptan Alıntılar:


  Şimdi sahipsin ona ve tüm yaşamın da bu işte; şimdi. Şimdiden gayri bir şey yok. Ne dün var kesinlikle, ne de bir yarın. Bunu anlamak için kaç yaşında olman gerekiyor? Bir tek şimdi var ve bu şimdi yalnızca iki gün ise, demek ömrün iki günmüş ve bu iki gününün içindeki her şey iyi olmalı. İki gün içinde belki de bir ömrü yaşarsın. Yakınmayı bir yana bırakır da asla elde edemeyeceğin şeyi istemekten vazgeçersen, ömrün güzel geçecek demektir. Güzel bir yaşantı kutsal kitaplardaki sürelerle ölçülemez. (s.184 )


   Bilinecek şeylerden ne denli azını biliyoruz. Keşke bugün öleceğime uzun bir süre yaşayacak olsam, çünkü bu dört günde yaşamla ilgili o denli çok şey öğrendim ki; ömrüm boyunca öğrendiklerimden çok daha fazlasını öğrendim sanırım. Yaşlanıp gerçekten bilgi sahibi olmak isterdim. Acaba insan öğrenmeyi sürdürebilir mi, yoksa insanın anlayabileceği belli sayıda şeyler mi var? Sanırım hiç bilmediğim bir sürü şey öğrendim. Keşke biraz daha zamanım olsaydı. (s.402-403 )





11 Temmuz 2016 Pazartesi

Umberto ECO - Sıfır Sayı


  
  Umberto ECO, Ocak 1932 doğumlu olup, yakın zamanda kaybettiğimiz İtalyan bilim adamı, yazar, eleştirmen ve düşünürdür.
  Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla Dünya Edebiyatında yerini alan İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve gösterge bilim dalının da ustalarındandır. Eco, 1971 'den itibaren Bologno Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmıştır.

Tarih bilgisiyle süslediği eserleri ustalıkla yazılmış, özellikle Baudolino'da Bizans ve 4.Haçlı Seferi ve İstanbul ile ilgili anlatımları ise sürükleyici.

  Sıfır Sayı, hiç çıkmayacak bir gazetede çalışan gazetecilerin haber kurgularken yaşadıklarını aktarırken, günümüz gazeteciliğini, olayların okura yansıyışı, etkilerini düşünmemizi de sağlayan bir kitap. Kirli gazetecilik ve toplumdaki etkileri..
 İtalya'nın elli yıllık tarihini adeta yeniden yazmak, ayrıntılar yazarın entellektüel birikiminin, uzmanlık alanlarının yansıması adeta..

Keyifli okumalar..


******


Kitaptan Alıntılar:



  Genellikle gerçek bir gazete için bile en temkinli çözüm, işi duygusala bağlamak, gidip anne ve babayla görüşmektir. Dikkat ederseniz televizyonların yaptığı budur ve evlatlarını toprağa vermiş annenin kapısını çaldıklarında Çocuğunuzun ölümüyle ne hissettiniz? diye sorarlar kadıncağıza. Seyircinin gözü yaşarır ve herkes memnun olur. ( s.122 )


  Bahse girerim ki yarın gazeteler bu yayından söz etmeyecekler bile. Bu ülkede bizi hiç bir şey sarsmaz. Nihayetinde biz Barbar Akınlarını, Roma'nın yağmalanmasını, Senegallia Katliamı'nı, Büyük Savaş'ın altı yüz bin ölüsünü ve İkinci Savaş'ın cehennemini görmüşüz, kırk yıl içinde ortaya çıkan  birkaç yüz kişiyi kim takar?  (s.174 )